KATEGORİLER

Anasayfa

VAHDET GAZETESİ VE HABERVAKTİM.COM YAZARI PROF.DR. NAMIK AÇIKGÖZ İLE SÖYLEŞİ

 


Söyleşi: Metin Acıpayam




METİNACIPAYAM: Akparti seçilmiş cumhurbaşkanını Çankaya’ya çıkardı, akabinde fevkalade isabetli bir genel başkan ve başbakan tercihi ile muhkem bir hükümet teşkil etti. Başbakanın şahsiyetini ve donanımını tanıyanlarca tahmin edildiği üzere ilk konuşmalarında ortaya koyduğu; “fetret devrinin kapandığı”, “yeniden ihya ve inşa sürecinin başladığı”, “Akparti’nin bir medeniyet hareketi” olduğu mealindeki temel düşünce ve iddialarına nasıl bakıyorsunuz?


NAMIK AÇIKGÖZ: İktidarın ve başbakanın “medeniyet hareketi, medeniyet tasavvuru” gibi özgül ağırlığı olan sözler sarf etmesi ve bu sözlerin arka planının Osmanlı, Selçuklu ve buna bağlı olarak Doğu Medeniyeti olması, elbette cumhuriyet döneminde hasret kaldığımız sözlerdi. Erk’i elinde bulunduranların, içselleştirilmemiş de olsa, lafzen bu bakışı yansıtması, ilk adımların atılması açısından yerindedir. Önemli olan bu söylemin lafızda kalmayıp, yani satırda kalmayıp sâdırlara da nüfûz etmesidir. İktidardan beklediğimiz, toplumsallaşmış ve toplumun kılcal damarlarına kadar işlemiş bir medeniyet tasavvuru bilinci oluşturma gayretidir. İş kuru sloganda kalırsa, eleştiririz.


METİN ACIPAYAM: Bunlar çok büyük iddialar, gerçekten bu iddiaları taşıyacak siyasi kadronun olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa mevcut Akparti kadrolarının bu iddialar için “öncü kadro” olduğunu ve esas medeniyet kadrosunun önünün açılmasına, yetişmesine, yetiştirilmesine ve istihdam edilmesine vesile olacağını mı düşünüyorsunuz?


NAMIK AÇIKGÖZ: Türkiye’de sadece iktidar partisinde değil, muhalefette de sivil toplum kuruluşlarından da “medeniyet hareketi”ni nihaî zafere ulaştıracak bir kadro yoktur. Mevcut siyasî kadro ile, medeniyet habitatımıza giden patikayı bulabiliriz.

 
 Ak Parti kadroları, bilinçli bir şekilde “medeniyet hareketi” mensubu olduğunun farkında bile değildir. Çekirdek kadro ve yakın dönem entelektüel geleneğinden (1950’lerden sonra) beslenenler, lafzen bir medeniyet söylemine sahiptir ama proje üretememektedir. En önemli projede insana yapılan yatırımlar projesidir. İktidar; refahı, inşaatçı bir anlayış etrafında örgülemektedir ki, bu yolu Süleyman Demirel kullandı. Âkıbeti ortada. İnsana ve özellikle gençliğe yatırım yapmayan iktidarlar, inşaatçı projeler heyecanını kaybettiği zaman yok olmaya mahkumdurlar. O yüzden medeniyet hareketini hikâyeleriyle yüklenen bir gençlik yaratılmadığı sürece, iktidarlar, büyük sermaye veya Anadolu esnafının çıkar kapısı olmaktan ileri gidemez.


METİN ACIPAYAM: Siyasi kadrolar meselenin tatbikat kısmıyla ilgilidir. İslam medeniyetinin yeniden inşasından bahseden cumhurbaşkanı ve başbakanın, çalışma yoğunluğu hatırlanırsa İslam medeniyet tasavvurunu geliştirmesi düşünülemez, İslam medeniyetinin inşasından önce tasavvurunun (fikriyatının) geliştirmesi gerektiği açıktır. Sizce Türkiye’de İslam medeniyet tasavvurunu geliştirecek, medeniyet müesseseleri numunelerinin fikrini örecek, siyasetçiler ve sair aksiyonerler tarafından inşa ve tatbikatını takip ve teftiş edecek fikir ve ilim adamı kadroları mevcut mudur?

NAMIK AÇIKGÖZ: Maalesef böyle kadrolardan mahrumuz. En iddilalı isimler bile, medeniyet habitatımızı oluşturan unsurların çoğundan haberdar değildir. Var olanlar da mevzii olarak kalmaktadırlar. Meselâ mimari konusunda, yaratıcı zihniyetin oluşma damarları yok edilmiştir. Ankara’da Kocatepe camii ile büyük bir ibadethane kazandık ama büyük bir mimari eser kazanamadık. Aynısını Çamlıca Camii için de söyleyebiliriz. Ekrem Hakkı Ayverdi, Turgut Cansever ve Dr. Aydın Yüksel gibi mimarlar, mevzii kalmışlardır. Musıkîde de, son dönemde sadece Cinuçen Tanrıkorur yetişmiş; başka teorisyen ve bestekârlar yetişmemiştir. Tezhip, hüsn-i hat, ebru, minyatür gibi sanatlar, klasiklerin tekrarından öte yeni şeyler söyleyememekte ve nostaljik kalmaktadırlar.


METİN ACIPAYAM: Fikir ve ilim adamlarının siyasi kadrolardan önde gitmesi gerektiği doğru, çünkü İslam irfan müktesebatının bize öğrettiği, fikrin önce tatbikatın sonra olduğudur. Türkiye’de siyasi kadroların fikir adamlarından önde gittiği teşhisi sizce de doğru mudur?


NAMIK AÇIKGÖZ: Fikrin ve ilmin değerini bilmeyen bütün toplumlarda, siyaset, ilmin ve fikrin önünde gider. Türkiye’de kurucu irade, siyaseti, hem de silaha dayanan siyaseti önceleyip omurgayı buna göre kurduğu için siyaset, tek belirleyici oluyor.


   “Bilgi Güçtür” derler. Bilgi varsa güç vardır. Yani ilim ve fikir adamında, özgün bilgiler ve fikirler varsa, bunların özgül ağırlığı söz konusuysa, buna sahip olanlar, fikir ve bilgi dışındaki hiç bir güç önünde eğilmezler. Bundan mahrum olanlar, siyasetin önünde eğilirler ve siyaset bunların önünde gider. Türkiye’de olan budur. 1923’lerde olan da aynıydı; şimdi olan da aynı. Bilgi üretsin diye kurulan üniversitelerin rektörleri, milletvekillerinin peşinde koşuyorsa, denklemin yanlışlığı devam ediyor demektir.  Fatih’in, müderrisin ayağına gitmesi, sadece nostaljik bir hikâyeden ibarettir bugün.  Veya ömer Seyfettin’in Pembe İncili Kaftan’ındaki Muhsin Çelebi, sadece hikâyelerde güzeldir.


METİN ACIPAYAM: Fikir ve ilim adamlarının tatbikatçıların gerisinde kalması çok ciddi bir problem. Bunun aşılması için, hükümet dışı kuruluşların, özellikle de fikir ve ilim adamlarının teşkilatlanması ve iktidardan bağımsız bir medeniyet tasavvuru ve müesseseleri üzerinde çalışması gerekmez mi?


NAMIK AÇIKGÖZ: Gerekir. Teorik olarak gerekir ve hatta sadece “gerekir” değil; şarttır da. Ama bu sözde fikir ve ilim adamlarıyla mı? Siyasete köle olmuş, çıkar sevdasına düşmüş kuru kalabalıkla mı? İdealist fikir ve ilim adamları, heyecanlarını kaybetmek üzeredirler. Çünkü müteahhitlerin değer kazanıp düşünen insanların farkında bile olunmadığı dönemler, maalesef geride kalmadı. 


Bağımsız münevverlerin iktidarlarla ilşkisi diye bir meselesi olmaz. Onlar gene de fildişi kulelerinde azıklarını dermekteler; toprağa tohum düşürmekteler.Bu tohum, bugün olmazsa yarın filiz verir. Habitata giden patikayı caddeleştirecek olanlar, bu fidanlardır.


METİN ACIPAYAM: Fikir, ilim, sanat adamları medeniyet tasavvuru ve müesseseleri üzerinde çalışmazsa, siyasi kadroların sadece devlet kuruluşları üzerinde çalışmaktan başka yapacağı bir şey kalmaz, onların yoğun çalışma tempoları içinde fikir, ilim, sanat lojistiklerinin sağlanması kaçınılmazdır. Hal böyleyken, siyasi kadroların hızında ve hacminde fikir üretimi yapılamadığını görüyor musunuz? Bu konuda neler yapılmalıdır, neler yapılabilir?

 

NAMIK AÇIKGÖZ: Siyasî kadrolar, 80-90 yıllık bir gecikmenin telaşı ile hızlı hareket etmek mecburiyetindedirler. Fikir adamları da bu hızın farkında olmalılar ve üretimlerinde, buna göre bir hız belirlemesi yapmalıdırlar. 

 

Hasbî münevverler, iktidarlarla çıkar ilişkisine girmeden geleceği kurmak üzere medeniyet hareketinin özünü işlemelidirler ama iktidarlar da buyurgan kurumlar olmaktan çıkıp ortam sağlayan kurumlar olmalıdır.

 

Cumhuriyet döneminde, yanlış batılılaşma projesine ve “partizan cumhuriyet” zihniyetine karşı çıkan münevverler, devamlı bir kaçış psikolojisiyle konuştular. Artık, 12 yıldır bu psikolojiden kurtulmaları ve inşacı, projeci bir dil kullanmaları gerekirdi ama maalesef bunu göremiyoruz. 

 

METİN ACIPAYAM: Bahsini ettiğimiz tüm bu mevzularda çalışma yapmak ve fikir, ilim ve sanat insanlarını bünyesinde toplayacak bir “medeniyet akademisi” kurulması, o bünyede fikir, ilim, sanat çalışmalarının, birbiriyle tezat teşkil etme ihtimali olan “parça fikir” şeklinde değil de, bir medeniyet tasavvuru geliştirecek şekilde sürdürülmesi gerekmez mi?


NAMIK AÇIKGÖZ: Medeniyet Akademisi gibi kurumlar, bağımsız aydınların çok olmasıyla ilgilidir. 90 yıldır politik yoğunluklu bir gündelik hayatın hakim olduğu Türkiye’de, “bağımsız olma” sıkıntısı devam ettiği sürece, bu tür bir akademinin kurulması çok zor görünüyor. Bu olumsuzluklar olmasa, bir Medeniyet Akademisi projesi, bu toplumun yüz akı olur.


METİN ACIPAYAM: Siyasi kadrolarda medeniyet inşası fikri ortaya çıkmış olmasına rağmen, fikir, ilim, sanat insanlarında “Medeniyet Akademisi” fikrinin ortaya çıkmaması, böyle bir müessesenin kurulması için teşebbüsün bulunmaması ne anlama geliyor? Siyasi hamlenin tefekkür hamlesinden bu kadar önde olması veya fikir dünyamızın bu kadar geri olması sıhhatsiz bir durum değil mi?


NAMIK AÇIKGÖZ: Siyasî kadroların “medeniyet hareketi” lafzı, heyecan olarak tatminkâr gibi görünse de arka plan olarak yeterince işlenmemiştir. Tasavvuru, kuru slogan olmaktan öte götürmek ve akademi gibi kurumlara ondan sonra teşebbüs etmek lazımdır. Bu tasavvur kuru heyecana kurban edilemeyecek kadar ciddi bir tasavvurdur. Bu tasavvura hasbî olarak inanmış nesiller yetişmedikçe, akademi ve benzeri kurumlar, siyasetçilerin elinde oyuncak, sözde münevverleri elinde de çıkar kapısı olarak dejenere edilecektir.


  Maalesef, siyasi kadroların da “uygulayıcılık” özelliklerinden dolayı, nimet dağıtıcılıkları ön plana çıkmıştır. Bu yüzden bu böyle devam ettiği müddetçe, tek yönlendirici siyaset olacaktır.


METİN ACIPAYAM: Fikir adamlarının siyasi iktidarı sadece tenkit etmesi, buna mukabil fikriyat çapında tekliflerde bulunamaması, mesela doğrudan bir medeniyet müessesesi numunesi üretememesi, siyaseti ve siyasetçileri tenkit ehliyet ve hakkına sahip olmadıklarını da göstermez mi?


NAMIK AÇIKGÖZ: Yukarıda da dediğim gibi cumhuriyet dönemi yerli aydınlarının bütün fraksiyonları, hep korku psikolojisiyle hareket edip savunma stratejisine, eldekini koruma güdüsüne göre hareket etmişlerdir. Bu kuşakların, heyecandan öte proje üretmeleri biraz zordu. Bunları takip eden kuşaklarda da sadece heyecan vardır; toplumsal proje yoktur. Siyasete bakın. En yaygın, en etkili konuşmalar, mağdurların şiirleriyle süslenen konuşmalardır. Demek ki, iktidar olsan bile hâlâ savunma, korku ve kaçma duygusu etkindir.


   Bu konuda çok önemli bir husus da, habitatından kopmuş münevverlerin (Atık, bunlar ne kadar “münevver” oluyorlarsa.) el yordamıyla yokladıkları köklerinden, sağlam veriler elde edememeleri gerçeğiyle karşı karşıya olmamızdır.  Asr-ı saadet nostaljisine sahip olanların daha yakın geçmiş olan 1600’lerin İstanbul’undan haberdar olmamaları, medeniyet tasavvuru konusunda, heyecanlarımızı kırar. Şayet Süleymaniye’yi büyük bir ibadethane olduğu kadar, büyük bir mimarî eser olarak da anlayamıyorsak, o eseri taş yığınına çevirmiş oluruz ki; böyle bir zihniyetten de medeniyet tasavvuru beklenemez.


  Bir hüsn-i hat eserinin karşısında, “kaybolmuş değerlerimiz” psikolojisinin yarattığı itici güçten, o eserin iç yapısı ve estetiğinin vereceği itici güce geçmediğimiz sürece, medeniyet tasavvurundan söz edemeyiz. Musikî konusuna hiç girmeyeyim. Hayatı boyunca bir klasik beste dinlememiş ve hatta musıkiye hiç de sıcak bakmayan insanların olduğu yerli fraksiyonların olduğu bir camiada, musıki konusu dile bile getirilemez.


METİN ACIPAYAM: Siyasi kadrolar (tatbikatçı kadrolar) neticede ülkede üretilen toplam fikirden mesuldür. Bir konuda, bir sahada hiçbir fikir üretilmemiş olması halinde, siyasetçilerin fikir üretme imkanı ve zamanı olmadığı dikkate alındığında, onların tenkit edilmesi fikri mesuliyete uygun mudur? Yani sadece “yanlış yapıyorsunuz” demek, tenkit için kafi midir?


NAMIK AÇIKGÖZ: İlim ve fikir admlarının dinlenmediği, daha çok müteahhitlerin ve bürokratların dinlendiği bir Türkiye, maalesef mazide kalmadı. Bugün gene bunlar hâkim. Proje üretsen de dinleyen yok. Siyasette mütahhitler ve bürokratların egemenliği kırılamadı.

Siyasetçiler, üretilmiş fikirleri hayata geçirirler. Bu doğru. Ama aynı siyasetçinin fikir oluşmasına imkan da sağlaması lazım. Muktedirler bunun farkında değiller.


   Mesela üniversiteler. En dinamik nüfus kitlesinin yoğun olduğu yerler. İktidarın “Her ile bir üniversite açtık” sözünden öte bir üniversite politikasının hayata geçirildiğini görmedik. Her ile “Şehir Hastanesi” güzel bir proje ama niye her ile bir “Kültür Sarayı” projesi yok? Niye her ilde, prestijli ve mimari niteliği olan  kültür sarayları yapılmaz? İktidar niye bunun ihtiyacını hissetmez? Niye bu kültür saraylarında, yeni genç kuşakların hayatlarına anlam katacak zenginliklerin işlenmesi proje haline getirilmez?


Bütün bunları müteahhitler düşünmez; fikir adamları düşünür ama iktidarlar da fikrin değil, paranın sesini daha çok severler.


Proje üretememekten daha tehlikeli bir durum vardır ki “yanlış yapıyorsunuz” bile diyecek fikir adamlarının bulunmamasıdır. Millî geliri yerlerde sürünen ve gelecen endişesi, hayatta kalma korkusu yaşayan insanlardan “yanlış yapıyorsunuz”  eleştirisini bile beklemek lüks olabilir.


METİN ACIPAYAM: Teşekkür ederim.


NAMIK AÇIKGÖZ: Rica ederim efendim...

 




Osmanlıca zorunlu ders oluyor

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından düzenlenen "19. Milli Eğitim Şurası" 3. gün çalışmalarını tamamladı.

Öğretim programları ve haftalık ders çizelgelerinin görüşüldüğü komisyonda, Osmanlı Türkçesi'nin zorunlu ders olarak bütün liselerin öğretim programlarında yer alması benimsendi.

Antalya'da düzenlenen şurada, "Öğretim Programları ve Haftalık Ders Çizelgeleri", "Öğretmen Niteliğinin Arttırılması", "Eğitim Yöneticilerinin Niteliğinin Arttırılması" ve "Okul Güvenliği" konularının ele alındığı komisyonlar, 3. gün çalışmalarını sonlandırdı.

Öğretim programları ve haftalık ders çizelgelerinin görüşüldüğü komisyonun, öğleden sonraki oturumunda, lise kademesine ilişkin öneriler ele alındı.

Öğrencinin bir haftada aldığı toplam ders sayısının çeşit olarak azaltılması amacıyla derslerin bir kısmının dönemlik olarak uygulanması; dil ve anlatım dersi ile Türk edebiyatı dersleri birleştirilerek, "Türk dili ve edebiyatı" dersi olarak verilmesi; gerekli yasal düzenlemeler yapılmak suretiyle sağlık bilgisi dersi ile trafik ve ilk yardım derslerinin içeriklerin sadeleştirilerek ilgili derslere dağıtılması; bütün ortaöğretim kurumlarında haftalık ders saatinin azaltılması önerileri benimsendi.

OSMANLI TÜRKÇESİ ZORUNLU DERS OLSUN ÖNERİSİ 

Osmanlı Türkçesi'nin liselerde zorunlu ders olarak bütün liselerin öğretim programlarında yer alması önerisi oy çokluğuyla kabul edildi.

Önerinin görüşülmesi sırasında bazı katılımcılar, Türk halkının kendi dedesinin mezar taşını okuyamayan tek millet olduğunu ve toplumda Osmanlı Türkçesi'ne bir talep bulunduğunu ifade etti. Aleyhte söz alan katılımcılar ise tarihi metinlerin okunmasında sorunlar yaşandığını, ancak tarihe merakı olan öğrencilerin bu dersi seçmeli olarak alması gerektiğini söyledi.

Komisyonda, genel ortaöğretim kurumları (Anadolu lisesi, fen lisesi, sosyal bilimler lisesi) tek bir okul çatısı altında birleştirilip farklı program türlerinin uygulanabilmesi konusunda tartışmalar yaşandı. Bazı katılımcıların, genel liselerin Anadolu Liselerine dönüştürüldüğü hatırlatarak, bu dönüşümden verim alınamadığını ifade etmesi üzerine öneri oy çokluğuyla reddedildi. Katılımcılar önerinin kabul edilmemesini alkışladı.

Liselerde hazırlık sınıfı uygulamasına son verilmesi önerisi de oy çokluğuyla reddedildi. Din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde "Alevilik" konusunun ele alınması önerisi de daha önce bu konunun görüşüldüğünün belirtilmesi üzerine, gündeme alınmadı.

KAYNAK: NABIZ HABER



OSMAN YÜKSEL'İ RAHMETLE ANIYORUZ!..


Osman Yüksel Sedengeçti 1917’de Akseki’de doğdu-10 Kasım 1983’te İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Asıl adı Osman Zeki Yüksel’ dır. Kendi Çıkardığı Serdengeçti mecmuasında Osman Yüksel Sedengeçti imzasıyla yazılar yazdığından bu müstear ismiyle tanındı. Hakkında yazılan bir biyografi de şöyle tanıtılıyor:

Aralarında Ahmet Hamdı Akseki, eski müftülerden Hacı Salih Efendi’nin de bulunduğu alimler yetiştirmiş bir aileye mensuptur. İlkokulu Akseki’de, ortaokulu yatılı öğrenci olarak Antalya’da okudu. Ankara’da Atatürk Lisesi’ni bitirdikten sonra girdiği Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 2. Sınıf öğrencisi iken Mayıs 1944’te meydana gelen olaylara karıştığı için öğrenimi yarıda kaldı. Nihal Atsız ve Alpaslan Türkeş’le birlikte bir süre tutuklu kaldı. Serbest bırakılınca fakülteye başvurarak öğrenimine devam etmek istediyse de kendisine izin verilmedi. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’ e hitaben “Yüksek makamın alçak vekiline” sözleriyle başlayan bir dilekçe yazdı. Dilekçe’yi bakana verme cesaretini kimse bulamadı, Osman Yüksel yeniden hapishaneye gönderildi.

Hapisten çıkınca ünlü Serdengeçti dergisini çıkarmaya başladı. Pek çok sayısı toplatılan bu dergide çıkan yazıları sebebiyle hakkında çok sayıda dava açıldı ve sık sık tutuklanıp serbest bırakıldı.
Başlığının altında “Allah, Vatan, Millet Yolunda” ibaresi de i yer alan dergideki yazılarında sık sık kullandığı “Açın kapıları Osman geliyor” sözü yeni tutuklanmalara hazır olduğunu bildiriyordu.
Kendisine Serdengeçti unvanını kazandıran bu dergi, sık sık kapanması ve çıkan yazılarından dolayı çok sayıda mahkumiyet kararı çıkması sebebiyle yaklaşık 20 yılda (1947-Şubat 1962) 33 sayı çıkabilmişti.

Tek parti yönetiminin İslâmiyet ve müslümanlar üzerindeki ağır baskılarını protesto eden aydınların önde gelenlerin arasında yer alan Osman Yüksel sn. Mehmet Ateşoğlu şu doğru tespiti yapıyor: “Kalemini Hak yolunda bir kılınç gibi kullandı, bu nedenle de Anadolu’da efsanevi bir kahraman gibi tanındı.”
1952 yılında Bağrı Yanık isimli bir mizah gazetesi çıkardı. Başlığı altında “Hak yolunda bağrı yanık yolcular” ibaresi de yer alan bu yayınında da inancının mücadelesini zengin esprilerle yüklü tenkidlerle sürdürdü.
Bir ara politikaya atıldı, Adalet Partisi listesinden Antalya milletvekili seçilerek, parlamentoda görev yaptı (1965-1969). Batılılaşmayı protesto için meclise kıravatsız olarak girdi ve “iç tüzükte milletvekillerinin kravat takma mecburiyeti var” diyenlere, pantolonunun kemer bölümüne taktığı kravatı göstererek, “Evet var, ben de taktım işte. İç tüzükte bu meret ille de boyuna yular gibi takılacak demiyor ki”. Cebaıyla halkın hislerine bir kere daha tercüman oldu. Ama bu Hak ve halk düşmanı gazeteleri ayağa kaldırdı. Hürriyet ve Cumhuriyet gazetelerinin yürüttüğü linç kampanyası sonucu; bu eylemi ve kendi Partisinin politikası ve parti ileri gelenlerine yönelttiği eleştiriler yüzünden AP’den ihraç edildi.
Sonraki yıllarda mücadelesine yine yayınladığı yazı ve kitaplarla devem etti. Son olarak Yeni İstanbul gazetesinde “Selam” başlığı altında günlük fıkralar yazdı.

Eserleri: Mabetsiz Şehir, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bu Millet Neden Ağlar, Gülünç Hakikatlar, Ayasofya Davası, Türklüğün Perişan Hali, Mevlana ve Mehmet Akif, Kara Kitap, Radyo Konuşmaları, Müslüman Çocuğun Şiir Kitabı.

***
Gazi Karabulut Onunla ilgili şu bilgileri veriyor:

Osman Yüksel Serdengeçti milletvekili seçilince Hüseyin Üzmez’e “Ben oraları bilmem , gel beraber gidelim.” Demiş. Meclisin girişindeki dönerli kapıdan önce Hüseyin Üzmez geçmiş, bir müddet ilerlemiş, lakin arkasından ayak sesi gelmediğini hissedince dönüp bakmış ki; döner kapı ile birlikte Osman Yüksel de dönüp duruyor.

Tutup kolundan çekerek kapıdan kurtarmış. Abi hayrola ne dönüp duruyorsun?” dediğinde aldığı cevap meclisin duvarına yazılacak kadar veciz:

-Sorma Hüseyinciğim, döneklik meclisin kapısında başladı. Allah içerde bize yardım etsin.

Bir Serdengeçti klasiği daha:

Osman Yüksel milletvekili olduğu dönemlerde bir mesele ile alakalı meclis kürsüsünde konuşurken CHP milletvekilleri sıra kapaklarına vurarak protesto eder ve konuşmasını engellemeye çalışırlar. Bunun üzerine Osman Yüksel SERDENGEÇTİ” Bu meclisin yarısı hıyar.”deyip kürsüden iner. Bunun üzerine CHP’li vekiller meclisin şahs-ı manevisine hakaret söz konusudur. Lütfen sözünü geri al, diye itirazda bulunurlar. Bunun üzerine Serdengeçti yeniden kürsüye gelip şöyle der:

-Tamam sözümü geri alıyorum. Bu meclisin yarısı hıyar değil.

Ya şuna ne dersiniz?

AP milletvekili olduğu dönemde Süleyman Demirel sık sık “Osman Yüksel varken Muhalefete ne gerek var.” Dermiş hatta hiç kravat takmadığı için sitem eder, oturumlara katılmasını istirham edermiş. Serdengeçti de kravatsız milletin vekili olduğunu beyan edermiş, bir defa kravat takmış onda da boynunu değil uçkurunu kullanmış. Boş işler dediği bir oturumda gübre meselesi konuşuluyormuş. Demirel meselenin çözümünü milletvekillerine sormuş. Herkes bir şeyler söylemiş. En son Serdengeçti söz isteyince herkes hayret ve ilgiyle ona doğru dönmüş, işte Serdengeçti’nin çözümü:

Sayın genel başkan bu işin çözümü çok kolay. Şu ön sıralarda oturan yiyip de çıkarmayan vekilleri tarlalarda şöyle bir dolandırıp def-i hacet yaptırın gübre meselesi hallolur.

Osman Yüksel Serdengeçti’ye “Senin hastalığının adı ne?”diye sormuşlar. O da; “Vallahi araba markası gibi bir şey . insanın benim de bir parkinsonum olsa diyesi geliyor.”demiş.

Hastalandığı zaman kendini ziyarete gelen Alparslan Türkeş’e “Bak Türkeş, senin en sadık müridin benim, sen “Ey Türk titre ve kendine dön.” Dedin. Ben de titremeye başladım.”demiş.

Hey koca Serdengeçti hey! Parkinson hastalığına yakalandığı zaman, ”Kalk be ne yatıyorsun?” diyenlere “Bir zamanlar dünyayı karıştırıyordum, şimdi çayımı bile karıştıramıyorum.” Diyor ve en büyük esprisini 10 Kasım’da hayata gözlerini yumarak yapıyor.

4 yıl mebus 10 yıl hapis yatan, “Allah’sıza, vatansıza, bayraksıza karşı SERDENGEÇTİ” dergisini çıkaran; her çıkardığı sayıdan sonra “Nasıl olsa tutuklayacaklar.” Deyip emniyete giden ve her gittiğinde de hakikaten tutuklanan; hapse giderken de “AÇIN KAPILARI OSMAN YÜKSEL GELİYOR.” Diyen Serdengeçtilere, dalkavukluğun, iki yüzlülüğün, menfaatperestliğin ayyukaya çıktığı günümüzde ne de çok ihtiyacımız var.

***
O, Müslüman Türk milliyetçilerine fikirleri, mücadelesi ve şahsiyetiyle bayrak olmuş, öncülerdendir. Bir ara MHP Genel Yönetim Kurulu üyeliği de yaptı. Ancak daima Hak ve halkın yanındaki tavizsiz duruşu ve doğruları her ortamda söyleme cesareti sebebiyle orada da kalamadı.
Nihal Atsız ve yandaşlarının, “Türk Milliyetçi Hareketi”nin faşist-Şamanist bir temele oturtulması planını engelleyerek müslüman karakterini muhafaza etmesini sağlayan üç büyük isimden biridir ( Diğer ikisi:Merhum üstad Necip Fazıl Kısakürek ve merhum Seyyid Ahmed Arvasî’dir. Ülkücü Hareket ve MHP bu üç isme çok şey borçludur.)

***

Üstad’ın vefatından sonra yazdığı “DAVA ARKADAŞIM “ başlıklı yazısında şöyle demişti:

”Bu yazıyı kaleme alan arkadaş bana sordu. “Ne ile nasıl başlıyalım” ona dedim ki: Başlangıcımız da Necip Fazıl sonumuz da Necip Fazıl. Çünkü Necip Fazıl’la kimse mukayese edilemez ve Necip Fazıl kimseye benzemeyen bir adam idi. Şerik kabul etmezdi. Kendisiyle uzun bir arkadaşlığımız var. Bu arkadaşlık alelade düz bir arkadaşlık değildir. İnişli çıkışlı bir arkadaşlıktı. Çünkü NecipFazıl farklı adamdı. Ne onun yükseldiği yere yükselebilirdiniz ne düştüğü yere düşebilirsiniz. Sonuna kadar zirve, sonuna kadar derinlik… Necip Fazıl ol kişidir ki hakkında kolay kolay karar verilmez. İnsanı hükümsüz bırakır. Necip Fazıl noktasız, virgülsüz bir adamdı. Ne dur bilirdi ne durak. Ondaki hayata hükmetmek hırsı sonsuzdu. Ölürken dahi yaşıyorum diye sesini yükseltecek bir adamdır. Mağlubiyeti asla kabul etmezdi. Bir gün treni kaçırmış, öfkeli öfkeli gar’dan dönüyormuş. Ne o üstad treni mi kaçırdın? demişler. Hayır demiş kovdum gitti. Necip Fazıl böyle bir adamdı. (..) Allah rahmet eyleye…
Bir şiirinde ise şöyle haykırıyordu:

BİR KAHRAMAN BEKLİYORUZ

Kal’a gibi dik başın bulutlara yarışsın,
Dalga dalga saçların rüzgârlara karışsın!

Adını nakşedelim, eski-kadim surlara
Sesini haykıralım asırlardan asırlara…

Savletinden titresin yeniden doğu, batı,
Ve kurulsun Allah’ın ebedî saltanatı…

Ufukları kaplasın bayraklarımız al, al,
Göklerle zaferimizi çizsin vahşi bir kartal!. .

Kahramanlar büyüsün masalda dev misali,
Eğilsin öpsün gökler canım nazlı hilâli…

Ordularım yeniden Tuna’ya akın etsin!
Bir Yıldırım çıksın da uzağı yakın etsin

Selâm dursun karşısında bütün şerefler, şanlar!
Namını tebcil etsin, yıldızlar kehkeşanlar…

İçimde hiç sönmeyen bir fetih sevdâsı var.
Yavuz gibi diyorum: Bu dünya insana dar!

Bir sadâ duymak için sahralara düşeyim.
Helâl olsun bu yolda, varım yoğum herşeyim!

Volkan gibi lav atmış, ne susmuş ne sönmüşüm.
Ben bu imân uğruna çılgınlara dönmüşüm.

Bir deha bekliyoruz, gençliğe mihrap olsun,
Ruhları tutuşturan bir ateş mihrak olsun.

Sinesinde birleşsin sağa sola sapanlar,
Kahrolsun Hak dururken zorbalara tapanlar!

Çık nerdesin zuhur et! Biz seni bekliyoruz.
Yıllardır yollarında yorgun emekliyoruz…

Musa ol! Hakk’a yüksel! Tecelli et de Tûra.
Zulmet yıkılsın gitsin! Cihan garkolsun nûra!

İstiyorum yeniden bir hilkat istiyorum,
Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.

Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!..

***

O’nunla ilgili minik bir hatıra: İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Üstad Necip Fazıl Kısakürek’le buluşmasından sonra, zaman zaman Büyük Doğu Yayınevine uğrar ve hizmetkârlık etmeye çalışırdık. O günlerden birinde Yayınevi’nin kapısı çalındı. Beyaz saçlı, yaşlı bir zat selâm verdi ve Üstad’ın yayınevinde olup olmadığını sordu. Üstad Yayınevindeydi. “Kim görüşmek istiyor diyelim, efendim” dedik… “Osman Yüksel Serdengeçti” dedi.. Haber verdik… Üstad Ayağa kalktı ve “Vaaaay Osman!” diyerek kucakladı. Kendisine karşı çok mültefit ve sevgi doluydu… Bir süre sohbet ettiler… Merhum Osman Yüksel Serdengeçti çok hastaydı, zor yürüyordu. Parkinson illetine tutulmuş, sürekli titriyordu. Bu haline rağmen Üstad’ın hasta olduğu haberini duyunca ziyaretine gelmişti. Hasta olmadığını görünce çok sevindi. Kendi hastalığıyla ilgili ise şu hoş espriyi yaptı: “ Yahu, Başbuğ ‘Bize Titre ve kendine dön’ dedi ya, ben o vakitten beri titriyorum ama bir türlü kendime dönemedim!…”

Bu onu ilk ve son görüşüm oldu. Allah rahmet etsin…

Vefatının yıldönümünde kendisini minnet ve şükran hisleriyle yadediyoruz.



'Kur'ân İslâm'ı' tehlikesi

Neo-selefî mantık, İslâm dünyasında hızla yaygınlaşıyor.

Neo-selefî mantık, tastamam düz mantıktır. Sadece kör zâhire göre hükmeder. Mânâ'nın aslında, derûnî dünyada gizli olduğunu göremez. O yüzden hakîkî Selefîlik'le ilgisi filan yoktur.

Bu selefîlik, tam anlamıyla, selefisizliktir ve hâricî mantığıdır. İslâm tarihinin hiç bir döneminde, hâricî mantığı bu kadar hâkim olmamıştı, olamazdı da.

Neo-selefîlik, İslâm'ı protestanlaştırma projesinin bir uzantısıdır. En fazla öne çıkarılan söylemi ise, 'Kur'ân İslâm'ı' söylemidir. Bu söylemin ne kadar tehlikeli olduğunu görebilmek için Batı'da Protestanlığın hikâyesine bakmak gerekiyor.

Protestanlığın kurucusu Martin Luther'in 95 tezini astığı Wittenberg Kilisesi'ne gitmiştim bir kaç yıl önce.

Wittenberg Kilisesi'nin girişinde bir pano vardı ve panoda aynen şu cümle yer alıyordu: 'Artık ben de İncil'i anlayabileceğim.'

İyi de kimsin sen? Çapın ne? Daha önemlisi de, 'yetkin/liğin ne?'

 

'KUR'ÂN İSLÂM'I': DİNE UYMAK YERİNE DİNİ KENDİNE UYDURMA PROJESİ

Oysa Luther'in kilisesinin girişinde yer alan panodaki bu söz, dinin protestanlaştırılmasının mottosudur.

Ya da şöyle söyleyelim: 'İncil Hıristiyanlığı'nın temelidir: Hıristiyanlığı temelinden yıkan, önüne gelenin, kafasına, arzularına, hatta keyfine göre İncil yazmasına yol açan yıkımın temel gerekçesi.

İnsanın, dine uymak yerine, dini kendisine uydurmasının kapılarını sonuna kadar açan protestanlaşmanın âmentüsü.

O yüzden, bugün önüne gelen kafasına göre İncil yazıyor: 'Benim İncil'im bu!' diyor.

O yüzden eşcinseller kafalarına göre İncil yazıyor. Feministler kafalarına göre İncil yazıyor. Ateist papazlar kafalarına göre İncil yazıyor!

 

KUR'ÂN'I PAÇAVRAYA ÇEVİRECEK BİR SÖYLEM!

Son zamanlarda, sıklıkla, 'Kur'ân İslâmı'ndan sözeden insanlara rastlıyorum.

Önce şunu söyleyeyim açık açık: 'Kur'ân İslâmı'ndan sözeden biri, eğer kötü niyetli ya da görevli değilse, ne söylediğini bilmeyen, beyinsizin ve densizin tekidir.

'Kur'ân İslâmı' söylemi, ancak çapsız insanların eseri, ayartıcı ve insanı ana kaynağını Kur'ân'ın oluşturduğu İslâm'dan saptırıcı bir söylemdir.

Kur'ân İslâmı'nın ne kadar tehlikeli bir söylem olduğunu söylerken, İslâm'ı protestanlaştırıcı, sonuçta İslâm'ı paçavraya çevirecek bir söylem olduğunu söylemiş oluyorum.

Anlama kıtlığı çekeceklerin zannedecekleri gibi, Kur'ân'ı devre dışı bıraktıracak bir şey söylemiş olmuyorum. Aksine, 'Kur'ân İslâmı' söylemini dillendirenlerin, Kur'ân'ı devre dışı bırakacaklarına dikkat çekmiş oluyorum.

 

ÇAĞ KÖRLEŞMESİNİN KÖRLEŞTİRİCİLİĞİ

Çağ körleşmesi yaşıyoruz: Algılama biçimlerimiz İslâmî idrak ve zihin setleri üzerinden işlemiyor.

Müslümanca bir zihin ve idrakten yoksun olduğumuz bir zaman diliminde, Kur'ân'ı sadece mevcut seküler zihin ve algılama biçimleri üzerinden algılamaktan kurtulamayız. Bu da seküler algılama biçimlerini Kur'ân'a giydirmemize yol açar ve tam anlamıyla cinayetle sonuçlanır.

Ümmîleşilmeden, zihnimizi, algılama biçimlerimizi ve dilimizi İslâmîleştirmeden Kur'ân İslâm'ından sözetmek, İslâm'ın çağın ağları ve bağları, bağlamları ve kavramları ile anlamaya kalkışmaktır.

Ki, bu tam anlamıyla çağın algılama biçimlerini Kur'ân'a giydirmek ve İslâm'ı tanınamaz hâle getirmekle sonuçlanacak bir cinayettir.

Kur'ân kaynak'tır, Sünnet-i Seniyye, ırmaktır. Aslolan hakikat yolculuğuna çıkmak, hakikate varmaktır. Irmak, gürül gürül akacak ki, Kaynak, hayat fışkıracak...

 

PEYGAMBER'İ DEVRE DIŞI BIRAKAN DİN, KISA DEVRE YAPAR!

İyi de, hakikat yolculuğuna nasıl çıkacağız?

Bu sorunun cevabı şu tespitte gizli: Kur'ân asıldır, Sünne-i Seniyye usûldur. Aslolan, hakikate vusuldür / varmaktır.

Yani: Usûl olmadan, vusûl olmazUsul yoksa, fusûl (kopma / sapma) kaçınılmazdır.

Hakikate vusûl'ü sağlayacak usûl'ü bize veren, hakikatin misali ve timsali, vasatı ve vasıtası olan Efendimiz'dir.

Eğer 'ben de Kur'ân'ı anlayabilirim', diyerek, peygamberi devre dışı bırakırsanız, İslâm kısa devre yapar. Önüne gelen, 'İslâm budur' diye saçmalamaya başlar. Böyle yapmakla, kendisini peygamberin yerine koyduğunu da, din icat ettiğini de göremez.

Batılıların, Kur'ân'a değil de, Hz. Peygamber'e saldırmalarının, hadisleri tartışmaya açmalarının temel nedeni, Peygamber'i devre dışı bırakmak ve insanların kafalarına göre din icat etmelerinin ve dini paçavraya çevirmelerinin kapılarını sonuna kadar açmaktır.

Müslümanların yaşadıkları ikinci büyük medeniyet buhranı, İslâmî zihin ve idrak biçimleri ve yerlerini yitirmeleriyle sonuçlandı.

Müslüman zihninin ve idrakinin yok olduğu, Müslümanların, İslâm'ın çağrı'sının kurmadığı bir çağ'ın ağları ve bağları, bağlamları ve kavramları ile konuştukları, bunun farkında bile olmadıkları bir dilsizlik ve yersizlik ortamında, Kur'ân İslâmı'ndan sözetmek, geri dönüşü zor büyük bir felâketle sonuçlanır sadece.

(09.11.2014-Yeni Şafak)

Not: Bu yazı, AjansHaber Dergisi'nin Ekim sayısında yayımlanan yazının gözden geçirilmiş versiyonudur. Bu konuyu bir kaç yazıda irdeleyeceğim. Başlangıç oluşturması nedeniyle bu yazıyla başlıyorum.

(İktibas; YUSUF KAPLAN Yeni Şafak)




TAHA AKYOL’A CEVAP

Taha Akyol 5 Kasım 2014 tarihinde Hürriyet Gazetesindeki yazısında çapı nisbetinde ve kendince Necip Fazıl değerlendirmesi yapmıştır. “Necip Fazıl ve Türkeş” başlığıyla yayınlanan bu yazı, oldukça kısa olmasına rağmen içinde onlarca yanlışı barındırıyor.

Malüm yazının bir bölümünde Taha Akyol, Necip Fazıl’ı çok iyi okuduğunu (!) söylüyor, ve Türkeş’le Necip Fazıl’ın bir görüşmesinde üstadı çok iyi okuduğu (!) için, güya Türkeş görüşmeye kendininde katılmasını istiyor.

Bu nasıl çok iyi okumaksa anlayamıyoruz doğrusu.

Yazının başlangıcında şu ifadeler yer alıyor;

Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in genç nesillerce pek bilinmeyen tarafı, Milli Görüş kadrolarına yönelttiği eleştiriler ve Alparslan Türkeş'le ilişkisidir.

Üstadı çok iyi okuyan (!) Taha Akyol’a sormak istiyoruz. Necip Fazıl gibi tasavvuf ocağında eriyen deha vasıflı bir insan, Türkeş gibi, yahut Erbakan misali politik şahıslarla ilişkisi ne boyutta olabilir. Konjektürer zaruret ölçülerinden habersiz olan Taha Akyol benzeri şahıslar, Necip Fazıl’ın bu tip insanlarla görüşmesinden ne anlıyorlar acaba?

Necip Fazıl, 20. Yy dünyasında eşi benzeri görülmemiş fikir adamıdır. Yahya Kemal’in

 

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine;

Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine.”

 

Şiirinin ikinci mısraında olduğu gibi “Ne kendinin kimseye benzediği, ne de kimsenin kendine benzediği” eskilerin tabiriyle nev-i şahsına münhasır; yani orijinal kişilikli bir insandır Necip Fazıl. Tarih boyunca sistem koyucu fikir adamları, gerek siyasi gereksi içtimai saha da söz sahibi olan insanlarla görüşürler, iptidai şartlar dahilinde onlara övgüyle ya da sövgüyle karşılık verirler. Necip Fazıl şüphesiz İslam’a muhatap anlayış davasının teorik ve pratik zemininin Anadolu’da mayalanmasının mücadelesini veren bir İslam ihtilalcisidir. Yani Taha Akyol’un söylediği gibi, Necip Fazıl’ın Milli Görüş’e yahut diğer partilere yaptığı eleştiriler örselenmek istenmiyor. Örselenmek istenen özelliği, O’nun bir İslam İhtilalci oluşudur. Necip Fazıl’ın konuşulmak istenmeyen tarafı bu tarafıdır malüm partilerde ve iktidarlarda. Çünkü Türkiye’de sağ-sol bütün partiler, sistemin kendilerine biçtiği rol etrafında politikalarını ikame ederler.

 

Taha Akyol’unda kabul ettiği gibi Necip Fazıl, kendi fikrinin adamıdır. O fikirde İslam’ı iktidara getirmenin ta kendisidir. Evvela Anadolu topraklarında, sonra da bütün cihan çapında bir fikrin temsilcisidir Necip Fazıl.

 

Taha Akyol’un hakkını da yememek lazım.

 

Necip Fazıl’a “büyük şair” ünvanını vermiş. Şair mi? Ne şairi? “Ver cüceye O’nun olsun şairlik, şimdi gözüm büyük sanatkarlıkta” diyen bir insan “şair” gibi dar kalıplarla ifade edilebilir mi? Taha Akyol’a şair bahsinde söyleyeceğimiz şudur ki; “gözlüklü gözleri şair görmek istiyorsa eğer, google’a girsin, ve orada şair diye arama yapsın. Önüne binlerce şair çıkacaktır.”

 

Taha Akyol yazısında en büyük hatayı şu sözleri yazmaktan yapmıştır.

 

Büyük şair Necip Fazıl'ın "İdeolocya Örgüsü" adlı kitabındaki hiyerarşik, elitist ve otoriter devlet modelini benimsemek mümkün değildir.

Hani Necip Fazıl’ı çok iyi okumuştun.

Bakın çok iyi okuduğu Necip Fazıl, “İdeolocya Örgüsü” isimli kitabı için neler yazıyor;

“Bu eser, benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim... Ben, arının peteğinin hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de piyeslerim de, hikayelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım “müştemilât’dan başka bir şey değil.”

İdeolocya Örgüsü hakkında çok iyi okuduğunu söylediğin müellifin şu sözlerinin hiç mi değeri yoktur acaba Taha Akyol. Sizin planınız gayet net ve sinsicedir. Üstad Necip Fazıl’ı şairdi, şuydu buydu diye dar kalıplar halinde sunup, O’nun sistem teklifini ademe (yokluğa) mahkum etmenin gayreti içindesiniz. Sizlere son olarak şunu söyleyelim ki; Mümkün görmediğiniz o devlet modeli, Anadolu var oldukça, bu topraklarda yeşermeye ve kurulmaya mahkumdur. Sizler, Batı’nın 200 yıllık gayr-i insani politikaları karşısında zihinleri kanserleştirilmiş insanlar olduğunuz için milli ve dini bir teklife tahammül edemiyorsunuz. Ne diyelim, Allah sizi ve sizler gibi sahte aydınları ıslah eylesin...

 

 

 

 

 

 

 

 

METİN ACIPAYAM'IN KALEMİNDEN
METİN ACIPAYAM'IN KALEMİNDEN


3. BASKI ÇIKTI