• 3.BASKI ÇIKTI!..
    • "KURŞUNLANAN TÜRKÇE" ÇIKTI!..
    • METİN ACIPAYAM SORDU NEVZAT TARHAN CEVAPLADI..
    • TERKİB VE İNŞÂ DERGİSİ 1. SAYI ÇIKTI!..

www.metinacipayam.com -3. YIL-

KATEGORİLER
Takvim
Saat

Anasayfa

 

 HÜSEYİN CAHİT YALÇIN’IN EDEBİYAT ANILARI İSİMLİ ESERİNDEN BİR KAÇ NOT

Şubat 1999’da üçüncü basımı yapılan, Hüseyin Cahit Yalçın’ın edebiyat anıları isimli kitap, Türkiye İş bankası Kültür Yayınlarından yayınlanmıştır. Kitap Hüseyin Cahit’in anılarından oluşmaktadır. Kitabı yayına hazırlayan isim Rauf Mutluay…

Söz konusu eser, gerek muhteviyatı ve gerekse verdiği malümatlar açısından hem müellifin kendi hayatındaki girift hadiseleri, hem de döneme ışık tutması sebebi ile oldukça öneme sahiptir ve edebiyatseverlere şiddetle tavsiye edeceğimiz türden bir eserdir... Yazının devamını oku



KADIN VE AİLE UZMANI “GÜL ÖZKAN” 

İLE MÜLAKAT

METİN ACIPAYAM:  Baran dergisi 402. sayısında “Sezai Dilbilen” imzalı yazının başlığı “Demokrasi kadını esir etmenin, Şeriat özgürleştirmenin rejimidir...” başlığıyla enfes bir yazı neşredildi. Gerçekten soysuz özgürlüklere (!) kapı aralayan Batı adamının mamülü Demokrasi nizamsızlığından ötürüdür ki, kadının mahremiyet sınırları çiğnendi. Ve batılı bir dü-şünürün söylediği gibi “Herşeye isim konuldu ama, kadına isim bulanamadı”. Aslında Batı’nın insanı getirdiği nihai noktadan görüyoruz ki, hiç bir şeye isim konulamadı. Kavramlar yerli yerine oturtulamadı, ve bu keşmekeş içinde kadın bir seks objesi olarak pazarlandı. Sezai Dilbilen’in yazı başlığı olan “Demokrasi kadını esir etmenin, şeriat özgürleştirmenin rejimidir” sözünden ne anlamamız gerekiyor?

GÜL ÖZKAN: Mutlak tanımı; imkansız sözcük ve kavramların arasında belki de başında yer alsa da taş gibidir kadın. Yazının devamını oku



ULVİ AŞK KİTABI "BAŞLARKEN" -1-

Aşk...

Gök kubbenin altında var olan en gizemli kelimelerden...

Hem bilinemeyen, yahut bilindiği sanılan efsunlu bir çile merkezi...

İlk insandan bu güne milyarlarca insanı ağına düşüren cazibe merkezi.

Tanımlanamayan tarif edilemeyen bir hal ifadesi.

Her hal’de kendine farklı manalar kazandıran bir umman...

***

Batı azgınlığının hayatımıza girmesiyle beraber ulvi aşkımız yerini sufli duygulara terketmiş, hakkında ciltler dolusu kitap telifine layık aşk mevzuumuz, âdi ağızlarda bayağı ve basit sözlerin kurbanı oluvermiştir.  Yazının devamını oku 




Ahlaki yozlaşma

Ahlak, insanın yol haritasıdır...
Ahlak, eşya ve hadise karşısında takınılan tavrın genel adıdır...
***

Yozlaşmak, kelime manasıyla, iyi vasfılarını kaybetmek, soysuzlaşmak, ve gerilemek gibi manalara gelmektedir. Bir şeyin yozlaşması ise, yozlaşmasına yol açmak manasını ihtiva etmektedir. Yozlaşma mefhumunun günümüzde peşini bırakmadığı ahlaki değerlerimiz, gün geçtikçe büyük bir erezyona uğramaktadır. Yazının Devamını oku

 



FELSEFİ ÇÖKÜŞ VE BATI'NIN ÇÖKÜŞÜ

 

Meşhur bir İslam mütefekkiri devletlerin insanlara benzediğini söyler. Bu bakımdan bir devlet, insan gibi doğar büyür ve  ölür. Burası mevzûnun mücerret tarafı. Meselenin bu vechesini pek idrak eden olmaz böylesi bir zamanda. Nizamını Roma’dan, ahlâkını Hristiyanlıktan, akıl gibi girift varlığı Eski Yunan’dan öğrenerek Rönesansını gerçekleştiren Batı uygarlığı’nın, bugünkü “çöküş” ve “pörsüme” hüviyetini felsefe oluşturmuştur. Yazının Devamını Oku



İSTİKAMET TAYİNİ ÜZERİNE 



İslam âleminin metbû devleti Türkiye, istikamet tayinine muhtaçtır. Zira gündelik siyasi ve içtimai hadiselerin tezahürleri bizlere gösteriyor ki, ülkemizde ve bu coğrafyada müthiş bir zihni hareketlilik başlıyor.  

Yazının devamını oku





Habervaktim.com yazarı YUNUS BAYAR ile METİN ACIPAYAM'IN sohbetine linke tıklayarak ulaşabilirsiniz...  Yazının devamını oku








BATI İLE HESAPLAŞMA


Arayış İçinde Bulamayış ıstırabı çeken BATI


Batı uygarlığının çöküş vetiresi içinde bulunduğunu, teknik başarı dışında bütün değer sistemlerinin tel tel döküldüğünü, güve yemiş bir kumaş gibi delik deşik olduğunu (traviyal), birazcık düşünebilen, orta kalitedeki her insan tarafından kabul edilen bir olgu olarak alıyoruz.


Yeni doğan (doğacak) dünyanın değer sistemlerine Batı değerler sistemi karşılık verememektedir.  “Değerli dostum, bütün nazariyeler soluk olduğu halde, hayatın altın fidanı yeşildir.”[1]


Bir tarafta hayatın değişken hüviyeti ve doğurduğu yeni yeni sorular, sorunlar! Diğer tarafta başta aile yapısı olmak üzere, büyük çoğunluğu iflas etmiş şubeleriyle meydan yerinde arayış içinde bulamayış ıstırabı çeken Batı uygarlığı...  Yazının devamını oku

 


TERKİP VE İNŞA DERGİSİ HAZIRLIKLARI

Yaklaşık dört aydır kitap baskısıyla meşgulüz. Fikirteknesi külliyatından 85 adet kitabı bastık ve piyasaya sunduk. Şimdilik kitap baskısına ara verdik ve dergi çalışmalarına yoğunlaştık.

Dergimizin ismi inşallah “TERKİP VE İNŞA” olacak.

Dergi, aktüaliteye girmeyecek, İslam medeniyet tasavvuru ve inşası merkezinde yoğunlaşacak. Bu merkezde müşterek fikir üretimini gerçekleştirmek için çağrımız var.
Derginin on yıllık (120 sayılık) “mevzu haritası” hazırlandı. İlk bir yıllık (12 sayılık) mevzu haritası ise yazarlara, yazması düşünülenlere dağıtıldı. Tespit edemediklerimiz, keşfedemediklerimiz, özellikle de Fikirteknesi takipçileri için aşağıda yayınlıyoruz. Fikirteknesi takipçilerinden yazanların mutlaka bize ulaşmasını istiyoruz.

DERGİ TANITIM VE YAZI TALEP METNİ

İslam medeniyet tasavvuru ve inşası çerçevesinde, keşif ve telif çalışmalarınıza, “Terkip ve İnşa” isimli dergide yayınlamak üzere talibiz.

Bu çerçevede;

*Dergi tasavvurumuzla ilgili on yıllık “mevzu haritası” yayın kurulumuz tarafından tespit edilmiştir. Birinci yılın mevzu listesi aşağıdadır. “Mevzu haritası” ile alakalı tekliflerinizi bekliyoruz.

*Yayınevimiz (Fikirteknesi yayınları), şimdiye kadar 85 adet kitap basmış, basmaya devam etmektedir. Basılan eserlerin listesi aşağıdadır. Medeniyet tasavvuru ve inşa süreçleriyle ilgili kitaplarınızı basmak ve bu mevzuda bir “külliyat” oluşturmak için talibiz.

*Ekte gönderdiğimiz birinci yılın mevzu listesinin tamamı için yazı ve kitaplarınızı gönderebilirsiniz. Yazılar arşivlenmekte, derginin ilgili sayısı geldiğinde yayınlanmaktadır.

*Dergi, her sayıda bir “dosya mevzusu” olacak şekilde hazırlanmaktadır. Mevzu listesi, dosya konularını ihtiva etmektedir. Dergide ayrıca aktüel yazılar ve fikirler yayınlanacaktır.

*Derginin dosya konularıyla mahdut olmak üzere, sürekli üç sayıyı önceden hazırlamak çabası içindeyiz. Bu sebeple dosya konularımız (mevzu listemiz) ile ilgili yazılarınızı, derginin sayısından önce göndermenizi tercih ederiz.

*Her sayıda gündeme getireceğimiz dosya konusu ile ilgili en az bir kitap basacak ve dergiyle birlikte dağıtacağız. Dosya konusu ile ilgili kitap, yazarlarımızın telif eserleri olabileceği gibi, dergi için toplanacak olan yazıların fazla olması halinde müşterek kitap halinde de olabilir. Bu manada, dosya konuları ile ilgili telif eseriniz varsa haberdar etmeniz, yoksa yazacağınız bir veya birkaç yazıyı göndermeniz tercih edilir. Yazı sınırlaması bulunmamaktadır, dergi hacmini aşan yazılar kitap olarak basılacak ve dergiyle birlikte dağıtılacaktır.

*Her yıl Eylül ayı başında, bir sonraki yılın mevzu listesini yazarlarımızla paylaşacağız. Yıllık mevzu listesini oluşturmak için Ağustos ayında yazarlarımızla istişare edecek ve müşterek yol haritası çıkaracağız. Birinci yılın mevzu listesini, başlangıç olması cihetiyle hazırlamak durumunda kaldık. Yayın kurulumuz tarafından hazırlanan on yıllık mevzu haritası, bundan sonraki süreçlerde yazarlarımızla yapacağımız istişare ve müzakerelerle değişecek ve yenilenecektir.

*Yazılarınızla ilgili olan “yayınlanmış eserlerinizin” bilgileri ile temin edilecek noktaları bildirmeniz halinde (ki bildirmenizi tercih ederiz) yazınızın sonuna eklenecektir. Ayrıca bir defaya mahsus olmak üzere tüm eserlerinizi bildirmeniz, eserleriniz hakkında kısa tanıtım yazısı eklemeniz faydalı olacaktır. Diğer taraftan, yazılarınızla ilgili olarak, kadim müktesebatımızdaki alim, arif, mütefekkir şahsiyetleri ve eserlerini tavsiye etmeniz acil ihtiyaçtır.

FİKİRTEKNESİ YAYINLARI

HAKİ DEMİR

1-İslam Medeniyet Tasavvuru-1-Terkip ve Tefekkür
2-İslam Medeniyet Tasavvuru-2-İnşa Muhafaza Tecdit
3-İslam Medeniyet Tasavvuru-3-Şehir ve Medeniyet
4-Medeniyetin Göç Vakti
5-Anlayış ve Tefekkür
6-Zaman Mekan Varoluş
7-Hilafet Dört Halife ve Devlet İdaresi
8-İslam Maarif Anlayışı-1-Temel Telakki
9-İslam Maarif Anlayışı-2-Ruhi-akli süreçler
10-İslam ve Teşkilat
11-Karz-ı Hasen Müessesesi
12-Fethullah Gülen’in Fikir Hilesi
13-İnsan Zihninin Ana Haritası
14-İnsandaki İnkişaf Seyri
15-İnsanın Keşfi
16-Muhteşem Terkip, İnsan
17-Akl-ı Selimin Farkı
18-Akıl Nedir?
19-Aklın Teşekkül Süreci
20-Akıl İnşası-1-Nazariyat
21-Akıl İnşası-2-Tatbikat
22-Güçlü Akıl
23-Reşit Akıl
24-Şahsiyet
25-Şahsiyet Olamamış Kişilik Tipleri
26-Zeka Şahsiyet Hayat
27-Dirayet Mukavemet Hayat
28-Dirayet ve Mukavemetin Ruhi Kaynakları
29-İhtilal
30-İhtilal Liderliği
31-İkinci Kurtuluş Savaşları Çağı
32-Değişim Süreçlerinin Tabiatı
33-Değişim Devrim ve Sosyal Hareketler
34-Batı Çöküyor
35-Filistin Davası ve Büyük İsyan
36-İslam Birliğinin İçtimai Altyapısı
37-Büyük Kavga
38-Sistemin İdeolojik Sınırları
39-Siyasetin Patlaması
40-Türkiye Kendisiyle Hesaplaşıyor
41-Türkiye Yol Ayrımında
42-Düşünce ve Siyasetin Seviyesizliği
43-Düşüncenin Savruluşu
44-Dil Düşünce İdrak
45-Medeniyet Akademisi (Sadece dergi yazarlarımıza gönderiyoruz, satışı yok)

AHMET DOĞAN İLBEY
1-Aldatan Cumhuriyet
2-Kemalist Cumhuriyetin Zulümleri
3-Cumhuriyetin karanlık yılları
4-Bir hüzünkarın ömür defteri
5-Dil Kapısı’nda yazılanlar
6-Müslüman Doğulu’nun derunu
7-Millet üstüne düşünceler

İBRAHİM SANCAK
1-İslamcılık meselesi
2-Medyada tefekkür krizi
3-Şia ve İran’ın ihaneti
4-Tefekkür hamlesi
5-Ecel teri mi doğum sancısı mı?
6-Paralel örgüt mü, paralel din mi?

NURETTİN SARAYLI
1-Tefekkür krizi
2-Tefekkür ve hezeyan
3-İslamcılık tartışmasının haricileri
4-İhanet Şia’nın tabiatında var

FARUK ADİL
1-Batının iflası
2-Beyaz sayfa açmak zor
3-İhanet günlükleri

OSMAN GAZNELİ
Çocuklarda Akıl İnşası

AHMET SELÇUKİ
Devlet kuran teşkilat

SELAHATTİN ADANALI
Parapsikoloji ve paralel örgüt

ÖMER KARAYILAN
1-Hüznün hazinendir-Şiir
2-Pazartesi yalnızları-Şiir

MEMDUH ATALAY
1-Dünya Hali-Şiir
2-Halce-Şiir

NURİ YILDIZ
Not Düştüm Tarihe-1-
Not Düştüm Tarihe-2-
İnadına İnsanlık

HAMZA KAHRAMAN
Büyük Doğu Devleti-1-Umumi Çerçeve

METİN ACIPAYAM
Medeniyetimizin Büyük Dehası Necip Fazıl
Kurşunlanan Türkçe

ABDULLAH TATLI
1-Düşünce nedir
2-Düşünür kimdir

ALİHAN HAYDAR
Operasyon medyası

MUSTAFA KARAŞAHİN
1-Cemaat mi istihbarat örgütü mü?
2-Asırlık kavga devam ediyor
3-Akparti’nin Türkiye projesi

AHMET KAMİL TUNCER
Adanmış ruhların anatomisi

FATİH MEHMET KAYA
Türkiye’nin manzarası

*Ayrıca baskıya hazırlanan çok sayıda eser mevcuttur.

BİRİNCİ YIL MEVZU HARİTASI

BİRİNCİ SAYI
*Medeniyet hamlesi
-İslam medeniyet hamlesi başlatılmalıdır
-Medeniyet hamlesi nasıl başlatılmalıdır?
-Medeniyet hamlesi için ihtiyaçlar nelerdir?
-Medeniyet hamlesi için tefekkür mecrası nasıl açılır?
-Medeniyet hamlesi için tefekkür havzası nasıl oluşturulur?
-Medeniyet tasavvuruna giden yol neresidir?
-Medeniyet hamlesi için tefekkür sahasında seferberlik başlatılmalı mıdır?
-Tefekkür seferberliği için nasıl bir müesseseleşmeye ihtiyaç vardır?
-Tefekkür seferberliği için “mevzu haritası” nasıl çıkarılabilir?
-Medeniyet akademisi kurulmalı mıdır?
-Medeniyet hamlesi için devletin katkısı gerekir mi?
-Medeniyet hamlesini başlatmak için içtimai müesseselerin katkısı nasıl olmalıdır?

*Kitap mevzuu-Medeniyet Hamlesi-

İKİNCİ SAYI
*İslam Medeniyet Tasavvuru
-Yeniden medeniyet tasavvuruna ihtiyaç var mı?
-Yeni bir medeniyet tasavvuruna ihtiyaç var mı?
-Medeniyet tasavvuru geliştirilebilir mi, geliştirilmeli midir?
-Medeniyet tasavvurunun ana sütunları nelerdir?
-Medeniyet tasavvurunun çatısı nedir?
-Medeniyet tasavvurunun kaynakları nasıl tertip edilmelidir?
-Medeniyet tasavvurunun mecraları olan ilim, irfan, tefekkür kolları yeniden mi inşa edilmelidir?
-İlim, irfan, tefekkür mecraları nasıl ihya edilebilir?
-İlim, irfan, tefekkür mecraları medeniyet tasavvuruna nasıl katkıda bulunmalıdır?
-İlim, irfan, tefekkür mecraları medeniyet tasavvuru için ihtiyaç duyulan havzayı nasıl beslemelidir?
-Alim, Arif, Mütefekkir şahsiyet terkipleri nasıl olmalıdır?
-Dördüncü şahsiyet çeşidi olan “sanatkar” nasıl terkip edilmelidir?
*
-Medeniyet tasavvurunun “mana mimarisi” nasıl kurulmalıdır?
-Medeniyet tasavvurunun “mevzu haritası” nedir ve nasıl oluşturulmalıdır?
-Medeniyet tasavvuru için “müktesebatın tedvini” nasıl yapılmalıdır?
-Medeniyet tasavvuru için “ilimlerin tasnifi” yapılmalı mıdır?
-Medeniyet tasavvuru için “büyük terkip” nasıl kurulmalıdır?
-Mana mimarisi, mevzu haritası, müktesebat tedvini, ilimlerin tasnifi için “medeniyet akademisi” kurulmalı mıdır?

*Kitap konusu-Medeniyet tasavvuru-

ÜÇÜNCÜ SAYI
*İlim, irfan, tefekkür
-Bilgi telakkisi
-İlim telakkisi ve ilmi mecra
-İrfan telakkisi ve tasavvuf mecrası
-Tefekkür telakkisi ve tefekkür mecrası
-Temel telakkilerde eklektizm problemi
*
-Tefekkür krizi
-İlmi zafiyet
-İrfanın ricatı
*
-Tefekkür hamlesi nasıl başlatılır?
-Tefekkür mecrası nasıl açılır?
-Tefekkür havzası nasıl oluşturulur?
-Tefekkürde tertip nasıl sağlanır?
*
-Batı ilim telakkisi
-Batı tefekkür mecrası
-Felsefenin tek tefekkür mecrası olduğu vehmi
-Epistemolojik işgal

*Kitap mevzuu-İlim, irfan, tefekkür-

DÖRDÜNCÜ SAYI
*İslam ilim mecrası ve ilim anlayışı
-İslam’ın ilim telakkisi
-İslam ilim mecrası
-Pozitif bilim mecrasından farkları
-İslam ilim mecrasının kaynakları
-Bilgi kaynakları
-İdrak merkezi farklılıkları
-Akıl
-Akl-ı Selim
-Ruh
-Kalb
-Beyin
*
Bilginin İslamileştirilmesi mi İslam ilim mecrası mı?
Bilgi İslamileştirilebilir mi?
Hikmet başka kültür havzasında bulunursa ne yapılmalı?
Bilgi ithal edilebilir mi?
İlim ithal edilebilir mi?
Hikmet ithal edilebilir mi?
*
Batının epistemolojik evreni
Epistemolojik hegemonya
Epistemolojik hesaplaşmaya ne kadar ihtiyacımız var?

*Kitap: İslam ilim mecrası

BEŞİNCİ SAYI
*İlimlerin tasnifi
-İlimlerin tasnifini yeniden yapmalı mıyız?
-Dünya bilgi müktesebatını ihata edecek tasnif yapılmalı mı?
-İlimlerin tasnifi yapılmazsa ne olur?
-İlimlerin tasnifi ve bilgi telakkisi
-İlimlerin tasnifi ve ilim telakkisi
-İlimlerin tasnifi ve hikmet telakkisi
-İlimlerin tasnifi ve irfan telakkisi
-İlimlerin tasnifi ve medeniyet tasavvuru
-Bilgiye hükmetmeden medeniyet inşası mümkün mü?
*
-Bilgiye mühür vurmak; ilimlerin tasnifi
-Tasnif etmediğimiz bilgi bizim midir?
-Tasnif yoksa terkip mümkün müdür?
-Yerini bilmediğimiz bilgi faydalı olur mu?
-Tasnif yoksa “itimat” kaynakları mümkün müdür?
*
-Müktesebatın tedvini için tasnif ihtiyaç mıdır?
-İlimlerin tasnifi olmadan “mevzu haritası” çıkarılabilir mi?

*Kitap mevzuu: İlimlerin tasnifi

ALTINCI SAYI
*Terkip ilimleri
-Terkip ilimleri
-Terkip ilimleri neler olmalıdır?
-Terkip ilimleri kurulabilir mi?
-Terkip ilimleri ve ilimlerin tasnifi
-Terkip ilimlerinin kurulması ihtiyaç mıdır?
-Bilginin terkip edilmeye ihtiyacı var mıdır?
-Terkip ilimleri kurulmazsa eklektizm kaçınılmazdır
-Eklektizm kaçınılmazsa vahdet ve tevhid mümkün müdür?
*
-İhtisaslaşmada aşırıya gidildi mi?
-İhtisaslaşma bilgiyi dağıttı mı?
-İhtisaslaşmanın nihai menzili neresidir?
-Zaruret lüzum zarar üçgeninde ihtisaslaşma
-İhtisaslaşma ve bilgide kaos
*
-Tevhid şirk bilgi meselesi
-Tevhid vahdeti ilzam etmez mi?
-Tevhid ve vadet bilginin terkibini gerektirmez mi?
-Bilgi terkip edilmeden vahdete ve tevhide ulaşmak mümkün müdür?
-Cem etmek vahdet için kafi midir?
-Terkip ilimleri ve tetkik ilimleri
-Terkip ilimleri kurulmazsa tetkik ilimleri istikametsiz kalmaz mı?
*
-Terkip ilimleri üniversitesi
*Kitap mevzuu: Terkip ilimleri

YEDİNCİ SAYI
*Tetkik ilimleri
-Tetkik ilimleri
-Tetkik ilimlerinin ana tasnifteki yeri
-Tetkik ilimlerinin keşif mahareti
-Tetkik ilimlerinin hikmet avcılığı
-Tetkik ilimleri ve “mevzu haritası”
-Tetkik ilimleri “ilim telakkisinin” omurgasıdır
-Terkip ilimlerinin altyapısı tetkik ilimleridir
*
-Terkip ilimleri olmadan tetkik ilimlerinin anlamı nedir?
-Tetkik ilimleri yoksa tatbik ilimleri yoktur
-Tetkik ilimlerinde ihtisaslaşma olmalı mıdır, olacaksa sınırı neresidir?
-Temel ilimler tetkik ilimleridir
-İlimlerin tasnifinin altyapısı tetkik ilimleridir
*
-İlmi inkişaf tetkik ilimlerinde olur
-Tetkik ilimleri temel ilimlerdir
*
-Tetkik ilimleri üniversitesi

*Kitap mevzuu: Tetkik ilimleri

SEKİZİNCİ SAYI
*Tatbik ilimleri
-Tatbik ilimleri
-Terkip ilimleri ve tatbik ilimleri
-Tetkik ilimleri ve tatbik ilimleri
-Tatbik ilimlerinin tasnifi
-Tatbik ilimlerinin ana tasnifteki yeri
-Bilginin tatbik edilebilir şekli
-Mücerret ilmin tatbikat sahasına nakli
-Yeni tatbik ilimlerinin inşası

*
-Tatbik ilimlerinde ihtisaslaşma
-Tatbik ilimleri, ilim ile hayat arasındaki köprü
-Tatbik ilimleri ve meslekler
-Tatbik ilimleri ve teknoloji
*
-Tatbik ilimleri üniversitesi-meslek üniversitesi
-Tatbik ilimleri üniversitesi-teknoloji üniversitesi

*Kitap mevzuu: Tatbik ilimleri

DOKUZUNCU SAYI
*Medeniyet Akademisi
-Medeniyet akademisi
-Medeniyet akademisi ihtiyaç mıdır?
-Medeniyet akademisi için teklif
-Medeniyet akademisi nasıl kurulur?
-Medeniyet akademisinin maksadı ve hedefleri
-Medeniyet akademisinin şümulü
*
-Medeniyet akademisi için teşebbüs heyeti
-Medeniyet akademisinin kuruluş süreçleri
-Medeniyet akademisinin teşkilat şeması
-Medeniyet akademisinin vazife şeması
-Medeniyet akademisinin milletlerarası teşkilatı
*
-Medeniyet akademisi ve medeniyet tasavvuru
-Medeniyet akademisi ve ilimlerin tasnifi
-Medeniyet akademisi ve medeniyet inşası
-Medeniyet akademisi ve müessese fikri
*
-Medeniyet hamlesinin karargahı
-Medeniyet kadrosunun talim ve terbiye müessesesi
-Medeniyet hamlesi için seferberlik merkezi

*Kitap mevzuu: Medeniyet Akademisi

ONUNCU SAYI
*İslam ve teşkilat
-Teşkilat nedir?
-Teşkilatlılık hali nedir?
-Teşkilat ve ferd
-Teşkilat ve cemiyet
-Teşkilat ve devlet
-Teşkilat ve hayat
*
-İslam ve teşkilat
-İslam’ın teşkilata verdiği kıymet
-İslami hayatın teşkilatlılık hali
-İslami hayatın inşasında teşkilatın ehemmiyeti
*
-Teşkilat ve müessese
-Teşkilat ve müessese fikri
-Müessese ve medeniyet inşası
-Medeniyet müesseseleri
-Medeniyet inşasında taşıyıcı teşkilatlar-müesseseler
-Medeniyet inşasında esas teşkilatlar-müesseseler
-Medeniyet inşasında nihai teşkilatlar-müesseseler

*Kitap mevzuu: Teşkilat ve müessese

ONBİRİNCİ SAYI
*Şehir ve medeniyet
-Fikir ve şehir
-Medeniyet tasavvuru ve şehir
-Şehir ve insan
-Şehir ve cemiyet
-Şehir ve sanat
-Şehir ve belediyecilik
*
-İslam şehir anlayışı
-Mananın vücut bulması
-Şehrin merkezi örgüsü
-Cemiyetin teşkilatlılık hali
-Şehir ve müessese nizamı
-Şehir ve zamanın akış güzergahı
-İslam cemiyetinin mekan haritası
-Şahsiyet ve ahlakın tecellisi
-Fikir ilim sanat havzası
-Şehir ve cami
-Şehir ve medrese
-Şehir ve tekke
-Şehir ve adalet
-Şehir ve idare
-Şehir ve vakar

*Kitap mevzuu: Şehir ve medeniyet

ONİKİNCİ SAYI
*Sanat
-Sanat nedir?
-İslam sanat telakkisi nedir?
-İslam medeniyet tasavvurunda sanatın mevzii neresidir?
-Sanatçı, Müslüman şahsiyet terkiplerinden birisi midir?
*
-Sanatın kaynağı nedir?
-Sanatın maksadı nedir?
-Sanatın sınırları nedir?
*
-Sanat ve medeniyet tasavvuru
-Sanat ve ilimlerin tasnifi
-Sanat ve medeniyet
-Sanat ve medeniyet inşası
*
-Sanat ve kalb-i selim
-Sanat ve zevk-i selim
-Sanat ve akl-ı selim
*
-Sanat ve zeka
-Sanat ve istidat
-Sanat ve akıl

*Kitap mevzuu: Sanat




***KİTAP HAKKINDA 1



SOHBET: 
 METİN ACIPAYAM- HAYRETTİN SOYKAN 
                                                                                                     




Kitaba inanmayı iman bilmişiz. Yüce kitabımızın ilk emri “Oku”. Kitablar ile öylesine bir münasebet kurmuşuz ki, O’na musallat olan güvelere bile merhametli davranan bir medeniyetin çocuklarıyız. Cennetmekan ecdadımız, kitabların içinde “YA KEBİKEÇ” ifadesini kondurmakta idi. Bu ifade bir nevi kitabın tılsımıdır. Çünkü “Kebikeç” kitablar kurtlanmasın, böcekler güveler kemirmesin diye kitabın kapağına konan bir efsundu eski zamanlarda. Kitabı mukaddes bilmişiz. Ona musallat olan haşerata da “Ey haşerat, bu kitab sana ait değil. Başkasının malına zarar verme” ikazını yapacak kadar ahlakî ve narin yapımız mevcuttu eski zamanlarda. Bu noktada kitab ve ahlak münasebeti hakkında ne söylemek istersiniz?


Kitab ve ahlâk münasebeti… Çok farklı yönlerden ele alınabilecek ve cevabı yine kitablar boyu verilebilecek bir soru… Ancak bu sorunun bende tedaî ettirdiği ilk şey, Büyük Doğu Mimarı Üstad Necib Fazıl’ın “kitab”la ilgili kaleme aldığı harika bir yazı oldu. Sözkonusu metnin, sadece bu sorunuza değil, aynı istikametteki diğer sorularınıza vermeye çalışacağım cevablar için de güzel bir çerçeve temin edeceğine inanıyorum.

Şöyle ki, “İbda Diyalektiği” adlı eserinde, ahlâkın “eşya ve hadiseler karşısında takınılan tavır” olduğunu söyler İbda Mimarı. Bu gözle baktığımızda, şuurlu tüm insan faaliyetlerini kuşatıcı olması bakımından, “ahlâk ne değildir ki?” diye sormak mümkündür.

Diğer yandan, kâinatın biz inananlar için bir “kitab”ın âlem âlem, safha safha ve buud buud gerçekleşmesi olduğu düşünülürse, “kitab”ın da ahlâk gibi, ancak –bu mânâda- ondan çok daha kuşatıcı, muazzez, münezzeh bir mânâ ve kıymeti olduğunu söyleyebiliriz.

Bir başka deyişle, “ahlâk ne değildir ki?” diye sormak gibi, fakat bu defa âlemde şuurlu veya şuursuz ne varsa hepsini kendi inhisarına alıcı bir küllîlikte, “Kitab’ın hükmü altına girmeyen ne var ki?” diye de sorabiliriz.

Tekrar “kitab ve ahlâk münasebeti”ne dönersek, İbda Mimarı’nın verdiği ahlâk tarifine nazaran, “kitaba karşı nasıl bir tavır takınmalıyız; kitabı nasıl mânâlandırmalı ve değerlendirmeliyiz?” sorusu gündeme gelecektir ki, iktibas edeceğimiz yazı, bu sorunun enfes cevabını teşkil edecektir.

Böyle bir girişten sonra, bu kadar küllî, ulvî ve hayatî bir mesele olan “kitab” hakkında söylenmiş bence en ufuk açıcı; kitabın mânâ, kıymet ve haysiyetini çerçeveleyici; fakat hangi kitabların bu vasıfta olduğunu da bildirici; bu vesileyle, kitab yazma vazifemizi ihtar edici olduğu kadar, bunun yolunu yordamını da öğretici çarpıcı sözleri nakledebiliriz artık.

Bizim kırık dökük takdim ve değerlendirmelerimizden ayrı olarak, tüm okuyucuların bambaşka yönlerden de içindeki hikmet incilerinden hisse devşirebileceği bu nefis metni sizinle paylaşıyor; “Tanrı Kulundan Dinlediklerim”den alınmış ilgili bölümle sizi başbaşa bırakıyoruz:

- «Yeni bir görüş ve duyuş mimarîsinin toprak üstünde sarayını kuracak tek vasıta, kitap…

İnsanlık, kitabın mukaddes vasıta olmak haysiyetini dinlerden öğrendi. Bugüne kadar da hiç unutulmadı.

Kitap mefhumunun bir ucunda Allah, öbür ucunda da sonsuzluk var. İnsan oğlunun ebedlerce fethede ede bitiremiyeceği sonsuzluk…

Bu yüzden yarına gebe kahramanlar, kitaplık cehde, kitaplık çapa, kitaplık yapıya, hakikî oluşun temel şartı göziyle bakarlar. Onlarca kitap, yarını nişanlıyacak ses güllesinin biricik mancınığı…

***

Kitap dışında, gündelik yazı, çerden çöpten konuşma gibi, bazı kolay ve ucuz âletler de vardır ki, mancınığa nisbetle, köy çocuklarının serçelere taş attığı çatal sapanları andırır. Bir günün sabahında avladıkları sesi, ancak akşamına ulaştırabilirler.

Bu âletlerin vazifesi, cıgara paketlerinin arkasındaki kısa adresler halinde, dinamizmalı çıkış başları kurmak ve kitaplık hamlelere muhit hazırlamaktır. Yoksa, içinde dört mevsimin kaynaştığı hiç bir sistem örgüsü, bu günübirlik âletlere vergi olamaz.

***

Her “ulvî”nin zıddı, aynı boyda bir “süflî” değil mi?.. Kitaplık dâvaları günübirlik karalamalar ve hafif sohbetler içinde can çekiştirmek de, cücelerin kârı…

Göksu sefası için yapılmış sandalla açık denize geçilmez. Onun içindir ki, böyle bir sandalda, büyük vapur süvarilerinin kılık ve edasına bürünmüş bir kayıkçı, bizi katıla katıla güldürür.

***

Kitap yazamıyoruz!..

Kitabın ana şartı olan keyfiyet yükünden vazgeçtik; kemmiyet ağırlığını yüklenebilsek, yarı yolu aşmış oluruz.

Ciğerlerimizde, kitap kadrosunu üfliyecek havaya yer yok. Bütün fikir pazarımız, kolayca şişen ve kendi kendisine öten düdüklü balon yaygaralariyle dolu…

***

Filânı mütefekkir, falanı şair, fişmekânı da münekkit tanırız. Mütefekkirin faraza 10 cilt eseri vardır. Hepsi de bir zamanların (Paris)inde oturan efendisi filozoftan tercüme… Geriye bir kaç makalesiyle bir kaç sohbeti kalır.

Ellisine merdiven dayayan şair, yalnız 50 mısra yazmışsa, (Greta Garbo)varî esrar peçesini yüzünden düşürmemek ve zamana hedef kurmamak içindir.

Sınıfta yoklama yaparcasına (mevcut – namevcut..) diye sanatkâr yoklaması yapan münekkit, bütün selâhiyetini, beş buçuk lâübalî satırla, üç buçuk aşağılık nükteye borçludur.

Buna rağmen mütefekkir, kendini yeni bir dünya görüşüne; şair, yeni bir ses cevherine; münekkit de, bir tenkit ölçüsüne sahip kabul eder.

Bir günlük beylik beyliktir derler. Saydığım zavallılar da, günlük kadronun fanî, fakat müteselli küçük beyleri…

***

Tanzimat’tan beri soruyoruz;

- Olmuyor, olmuyor; acaba niçin?

Meseleyi daima keyfiyet cephesinden ele alıyor, daima terkibi bizce meçhul bir keyfiyet eksikliği vehmediyoruz. Haklıyız; bir şey yalnız keyfiyetiyle var veya yoktur.

Fakat bence ve bize nisbetle bu, doğru bir usul değil…

Henüz kemmiyet yokuşunu sökememiş bir hamlenin, keyfiyet ufku üzerinde olması düşünülemez bile…

Keyfiyet tecellisini iki merhalede tamamlıyan bir sır:

Evvelâ kemmiyet ihtiyacını meydana getirir, her cismin fezadaki mekân ihtiyacı gibi, boşlukta yer işgal etme hassasına erer, ondan sonra kendisini ifadeye geçer.

(Radyom) madeninin bile, hiç değilse binde bir miligramlık bir külçesi olmalı ki, bir ifadesi ve tesiri bulunsun.

Tahayyüz hassası olmıyan, mekân işgal etmiyen maddenin ne kendisi vardır, ne de herhangi bir vasfı…

Madenleri teneke olduğu halde (radyom) taklidi yapan bu namevcutlara bildirmelidir ki, (radyom)un (radyom) olarak varlığı derecesinde var olmıya karar veren insan, cilt cilt fikir ve şiir mayalaştırmaya mecburdur.

(Radyom)u ve kesafet sırrını yaratan Allah bile kitaplık söz kadrosu içinde konuştu; kitaplık söz kadrosunu yarattı.

Sahtekârlığa metelik vermeyiniz!

Kitaplık hacmi olmayan mütefekkir, şair ve münekkit; riyazî bir kat’iyetle namevcuttur.

Binalaştıramadığı (sentez)in mütefekkirinden, örgüleştiremediği şiirin şairinden, ölçüleştiremediği tenkidin münekkidinden iğreniyorum!

Âlet ve iş diye iki şey tanıyoruz.

Âletin hakkı verilmezse iş öksüz kalır.

Ne diye mevhum bir takım iş nazariyeleri kuruyoruz? İşte mevhum olmayan hakikat:

Âleti kullanmaktan, âleti işletmekten âciziz!

Âleti işletmeğe savaşmayışımızın ve nefsimize boyuna mühlet verişimizin de hilesi açık:

Böyle bir işe kalkıştığımız ânda, bütün kifayetsizlik ve ayıbımız, suyu çekilmiş yosunlu havuz dibi gibi meydana çıkacaktır.

Bir miskal davul tozu ve bir miskal minare gölgesi peşinde gezercesine aradığımız ve bulamadığımız keyfiyet tılsımı, ona karşı istidatsızlığımız kadar, âletine gösterdiğimiz saygısızlık yüzünden ele geçmiyor.

***

Her birinin kitabı halinde arıdan bal, inekten süt, koyundan yün istiyoruz da; mütefekkir, şair, münekkit makamlarına kurulmuş sahtekârlardan kitap istemiyoruz.

***

Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan?

Aynı sualin daha çetini var!

İnsan mı kitaptan doğdu; kitap mı insandan?

Kitap yazın, kitap!»

*** NOT:  KİTAP HAKKINDAKİ SORUŞTURMAMIZIN İLK SORUSUNA YAZAR HAYRETTİN SOYKAN TARAFINDAN VERİLEN İLK CEVAB...




PROF. DR. AL
İ ERGÜVEN İLE
“D
İL HAKKINDA” MÜLÂKAT


 SÖYLEŞİ: METİN ACIPAYAM



METİN ACIPAYAM:
Hocam dil nedir sizce?

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: Dil umûmiyetle insanlar arasında anlaşmayı ve iletişimi mümkün kılan vasıtadır. Yani bir anlaşma vasıtasıdır. Bu anlaşmanın muhteviyatı, sözler sesler veya bir takım vasıtalarla ifade edilebilir. Jestler, mimikler, el kol hareketleri gibi bir takım işaretlendirmeler dil mefhumuna girer. Dilin tanımı hakkında daha ilmî bir tanım yapan Faruk Kadri Timurtaş hocamızında söylediği üzere, dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan, içtimâî ve tabiî bir varlıktır. Buradaki varlık kelimesini ortaya koyarak vasıta kelimesini kaldırmış ve bazı iltibasları da önlemiş oluyordu Faruk Kadri hoca. Bu tarif üzerinden hareket edecek olursak, dil önce insanlar arasında vasıta olduğuna göre, dil hadisesi ferdi bir hadise değil, doğrudan doğruya içtimâîdir. İçtimâî olmakla beraber, yine de dilin insanı ilgilendiren psikolojik yönü de vardır. Bu bakımdan dil hadisesi hem içtimâî, hem de rûhî bir hadisedir.

METİN ACIPAYAM: Dilin tanımından sonra, bir dilin milletlerin hayatındaki rolünden bahsedecek olursak ne diyebiliriz?

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: Metin bey bir milleti millet yapan elbette çok hususiyet mevcuttur. Gerek maddî gerekse mânevî bir çok unsurun yanı sıra, iki önemli unsuru söylememiz gerekir. Bu iki önemli unsur şüphesiz dil ve din. Bu, bütün sosyologların, fikir adamlarının kabul ettiği bir gerçektir. Siz bir milleti tahlil ederken dil ve din’den bağımsız bir tahlil gerçekleştiremezsiniz.

METİN ACIPAYAM: Yani dilin din ile sıkı bir münasebeti vardır o halde. 

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: Elbette. Konuyu dağıtmak istemem. Lakin Türkiye’deki dil hareketine baktığımızda bunu gayet sarih bir şekilde görürürüz. Milletimizi İslam’dan uzaklaştırmak için, dilimizin üzerine gidilmiş ve değiştirilmiştir. Neyse biz bu meseleyi mülâkatımızın ilerleyen safhalarına bırakarak dilin millet hayatındaki rolüne tekrar dönelim. Dil konusunda her daim üstad kabul ettiğim Faruk Kadri Timurtaş hocamız her zaman şu sözü söylerdi. “Dil birliğini sağlayamamış bir topluluğun millet kimliğini kazanmasına imkân yoktur.” Yani millet olmak için dil unsuru gayet önemlidir. Milletlerin diğer önemli tarafıda kültürlerinin olmasıdır. Dil kültür münasebeti müstakil br kitapta incelenecek kadar öneme sahiptir. Zira kültürün de doğması ve gelişmesi dile bağlıdır. Genel itibari ile şunu söyleyeyim ki, dilini kaybetmeyen bir millet, öz benliğini muhafaza ediyor demektir. Siyasi tarihe baktığınızda görürsünüz ki, nice kavimler dilini muhafaza ettiği takdir millet olup devletleşmişler, niceleride dil konusuna yeteri kadar ehemmiyet vermedikleri için tarih sahnesinden çekildikleri görülmektedir. Ülkemiz ve milletimizin üzerine kara bir bulut olarak tanımlayacağım Harf İnkılabın’dan sonra milletin dili bozulmuş, ve kültürel bir buhran başlamıştır. Bu tür durumlarda San’at, edebiyat ve fikir sahalarında çöküntüler meydana gelir. Kitleler birbirini anlayamaz hale gelir. Kitleyi bırakın baba ile evladı anlaşamaz hale gelir. İşte milletler için dil bu kadar önemlidir.

METİN ACIPAYAM: Hocam dil hakkında umumi saha’dan sıyrılıp hususi sahaya yanaşalım. Bizim dil meselemize dönelim. Osmanlıca ile başlayacak olursak Osmanlı Türkçesinin değeri nedir?

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: Osmanlı Türkçesinin değeri bende o kadar büyüktür ki, ne zaman o çiğnenen dilimiz hatırıma gelse, gözleri dolar hüngür hüngür ağlarım. Türk yazı dilleri içerisinde en işlenmiş, ve en mükemmel hale gelmiş yazı dili şüphesiz Osmanlı Türkçesidir. İmparatorluğun yıkılmasından daha beter ve daha felaketli bir şeydir o dile reva görülenler. Yazı dillerimiz içerisinde gerek Eski Türkçe devresinde, gerek Orta Türkçe ve daha sonra meydana gelmiş olan Azeri Türkçesi, Çağatay Türkçesi, felan filan. Hiç bir yazı dili, Osmanlı Türkçesi kadar mükemmellik ifade etmez. Çünkü Osmanlı bir medeniyet hareketidir. Bu medeniyet hareketi elbette dile oldukça ehemmiyet verecektir. Yani özetleyecek olursak, Osmanlı Türkçesi’nden çok büyük san’atkârlar çıkmış, ifade gücünün son derece tesirli olması O’nun diğer yazı dillerinden farkını ortaya koymuştur.

METİN ACIPAYAM: Osmanlıca’nın kültürümüzdeki yerinden bahsedecek olsak.

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: Bu o kadar geniş bir meseledir ki, muhim bir kaynakta kitap şeklinde ele almak gerekir. Ama özet olarak şunları söyleyelim ki, Müslüman Türk kültüründen Osmanlı Türkçesini çıkardığınız vakit, ortada hiç bir şey kalmaz. O büyük ve şanlı tarihi ateş külüne çevirirsiniz. Bu bakımdan Osmanlıcanın kültürümüzdeki yeri çok büyüktür. Hukuk meselelerinden tutun da Edebiyat meselelerine kadar hayatın sair bütün mevzuuları Osmanlı Türkçesiyle yazılmıştır. Osmanlı Türkçesi, hem bütün Türk lehçelerinin en muhimi ve en işlenmişidir.

METİN ACIPAYAM: Halk Edebiyatı ve Divan Edebiyatı’nın dil malzemeleri cihetiyle hususiyetleri hakkında ne söylersiniz? Kültür hayatımızdaki yerleri hakkındaki düşünceleriniz?

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: Öyle bir cemiyet hayal edinki, ezelden ebede tezatsız bir köprü kurabilsin. Tanzimat öncesi aydınlarımızın, san’atkarlarımızın ufku böyledir. Tezatsız bir dünya görüşüyle mazi ile ati’nin köprüsü kurulmuş, ne eski yeni’den şikayetçi, ne yeni eskiden. Halk Edebiyatı ve Divan Edebiyatı bu anlayışın birer ürünü aslında. İkisi de birbirini tamamlayan, asla birbirinin alternatifi olmayan iki alandır. Burada şunu belirtmek gerekiyor. Halk Edebiyatı tamamiyle Türkçe kelimelerden müteşekkil bir dille yazılmış zannediliyor. Bu yanlış bir telâkkidir. Divan Edebiyatı ile çok karışık bir dille, Arapça, Farsça, ve Türkçe karışımı Osmanlıca denilen bir dille yazılmış şeklinde... Şu zenginliğe bakarmısınız?

METİN ACIPAYAM: Divan edebiyatının dili için “işlenmiş dil” denilebilir mi?

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: Elbette denilebilir.

METİN ACIPAYAM: Nihat Sami Banarlı’nın dil tasnifinde imparatorluk dilleri diye bir bölüm vardır. Büyük Devlet kurmaya muvaffak olmuş milletlerin dilleridir bu diller. Bu dillerin bellibaşlı hususiyetleri hakkında siz neler söylersiniz?

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: Bu vesile ile Nihat Sami Banarlı’yı da analım. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun temennileri ile konuya tekrar dönelim. Büyük milletlerin herşeyi gibi dilleri de büyük olur. Çünkü milletlerin büyük olması demek, dil konusundaki hassas bir denge içinde olduklarını söylemek demektir. Burada ülkemizdeki uydurmasyoncularada cevap verelim ki, hiç bir dil saf ve tabii değildir. Yani “saf dil” diye bir şey mevzubahis olamaz. Çünkü işin tabiatı gereği büyük devletler zaten, etraflarıyla fazla münasebetleri olan devletlerdir. Ve medeniyetler de birbirlerine tesir etmiş oluyor. Bu tesir sebebiyledir ki, birbirlerinden onlarca kelime alışverişi yapmışlardır. Bu bakımdan hiçbir büyük dil saf olamaz. Bir Fransızcayı ele alalım. Fransızcanın nereye dayanması lâzım?.. Franklara.. Bakıyoruz ki, 50-60 bin kelimelik Fransızca sözlük içerisinden Franklardan gelen kelime sayısı 200’ü geçmiyor. Bu büyün Batı dillerinde hemen hemen bu derecededir. Ya bizde? Sırf İslam’a düşmanlık olsun diye ismindeki “kemal” i “kamal” yapan bir adam etrafında dil törpülendikçe törpülenmiştir. Allah sonumuzu hayr eylesin.

METİN ACIPAYAM: Uydurmasyoncu” diye bir tabir kullandınız. Buradan hareket edecek olursak, bizim dilimizdeki bir çok kelime, “Türkçe değildir” denilerek atılmak isteniyor. Atıldıktan sonra özellikle Türkçe’nin gramer yapısına uymayan kelimeler uyduruluyor. Bu nevi davranışları nasıl değerlendiriyorsunuz?

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: “Türkçe değildir” denilemez. Belki gerçekten köken itibari ile Türkçe değildir bahsi geçen kelimeler. Fakat Türkçeleşmiştir. Dilimizin malı olmuştur. Bizim malımız olmuştur. Bizden bir fert misali içimize karışmıştır. Uydurmasyoncuların ve dil tasfiyecilerinin bilmediği yahut ısrarla bilmek istemediği bir hakikati söyleyeyim. Yalnız Türkçede değil, bütün büyük dillerde üç çeşit kelime vardır. Birisi; o milletin kendi öz malı olan kelimeler. İkincisi, çeşitli münasebetlerle başka milletlerden alınan kelimeler. Fakat bunlar bâzı ses değişikliğine uğrar, şekil değişikliğine, mâna değişikliğine uğrar, etraflarında mecazî kullanışlar ve deyimler teşekkül eder ve o milletin malı olur. Bir de yabancılığını muhafaza eden kelimeler vardır. Başka milletlerden alınmıştır, fakat yabancılığını muhafaza etmektedir. O bakımdan bu söylediğimi Türkçemize tatbik edersek, Türkçede üç çeşit kelime olduğu görülür. Birisi, aslında Türkçe olan kelimeler. İkincisi, başka dillerden, hususiyetle Arapçadan, Farsçadan alınmış fakat Türkçeleşmiş kelimeler. Bunların öbür Türkçe kelimelerden farkı yoktur. Yâni bunlar Türkçeleşmiştir, Türkçedir. Bir de başka dillerden alındığı halde yabancılığını muhafaza eden kelimeler vardır. Arapçadan, Farsçadan, Batı dillerinden girmiş, fakat Türkçeleşmemiş kelimeler... İşte bu çeşit kelimeler atılabilir. Türkçeleşmiş kelimelere dokunulamaz. Çünkü bunların, diğer aslen Türkçe olan kelimelerden farkı kalmamıştır.

METİN ACIPAYAM: Buradan hareketle zengin dil hakkında ne söylersiniz?

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: Zengin dil meselesi de gayet muhim bir meseledir.

METİN ACIPAYAM: Zengin dilin hususiyetleri nelerdir?

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN:  Zengin dil hakkında bir çok kimse şöyle yanlış bir anlayıştadır. Sanılır ki, dilin zengin olması kelime sayısının fazla olmasıyla alakalıdır. Zengin dil hakkında bu unsur çok fazla önemli değildir. Dilin zenginliği, ifade kabiliyetine, ifade gücüne göre belli olur. Bunu da tabirlerin çokluğu temin eder. Misalen bizim dilimizi ele alacak olursak. Türkçede kelime sayısı belki azdır, fakat deyimler çoktur. Mecâzi kullanılışlar çok ve fiil çekimi bakımından ise, Türkçemiz bütün dillere nazaran en fazla sigayı ihtiva eden, hakikaten zengin bir dil.

METİN ACIPAYAM: Yakın bir zamanda çıkacak olan “150 yıllık kavga: harf ve dil tartışmaları” isimli derleme eserimde dilimiz hakkındaki münakaşaların başladığı devir Tanzimat devri olduğunu, dil devriminden yaklaşık 70-80 yıl önce tartışmaların başladığını okuyucularıma vermek istedim. Bu devir ve daha sonraki devreler hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyim?

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: Cevabıma geçmeden önce bu eser ve bahsini ettiğin kitabının hayırlara vesile olmasını yüce Allah’tan temenni ederim. Bu genç yaşında bu kadar büyük meselelere girmen, ve karıncılar gibi didik didik çalışmanda gayet gurur verici bir meseledir. Bu methiyeden sonra sorunun cevabına bakalım. 

   Her ne kadar Tanzimatçıların bir kısmı dilde sadeleşme isteselerde bu söylediklerini kendileri büyük ölçüde tatbik edememişlerdir. Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal sade bir dil istemişler, fakat kendileri sâde yazamamışlardır. Eğer o dönemde sâde yazan kimdi diye bir soru sorsanız, ilk söyleyeceğim isim, Ahmet Mithat Efendi olur. Zaten Servet-i Fünun döneminde bırakın sâde yazmayı, bunu konuşan bile yok. Yani halk diline dayanan bir yazı dili kullanma meseleleri yok. Asıl mesele 1908’den sonra ortaya çıkmıştır. O zamanki Türkçülerin ortaya attığı görüş etrafında. Bunun daha gelişmesi, yayılması 1911’de Ömer Seyfettin’in “Genç Kalemler” mecmuasındaki neşriyatıyla başlamış oluyor. Yeni Lisan ve Millî edebiyat görüşleri ortaya atılıyor. Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve arkadaşları “yeni dil” ve sonra Millî Edebiyat cereyanını başlatıyorlar. Tabii iptidai siyasi hadiseler felan o günlerde oldukça hızlı gelişiyor. Balkan harbi, Cihan harbi v.s. Nihayet Cumhuriyet devri. Neler olduğunu gayet iyi biliyoruz. Nihat Sami Banarlı’nın “dil donkişotları” benzetişi hatırıma geliyor. Cumhuriyet sonrasında artık sahanın bütünü dil donkişotlarına kalmış bir vaziyette. Öylesine bir donkişotluktur ki bu, bütün dünyaya bizi rezil rüsva eden, dil adına mananın katlini sarih şekilde görüyoruz. Daha sonraları 1955’lerden sonra, daha önce de ortaya çıkmış olan, “Öztürkçecilik” nam-ı diğer “tasfiyecilik” hareketi. Kuduz köpek Nurullah Ataç ve arkadaşlarının yediği haltlar. Sonuç olarak giyotinle muhteviyatı boşaltılan Türkçemiz. Ne kadar hazin değil mi?

METİN ACIPAYAM: Hem de oldukça hazin bir durum muhterem hocam.

METİN ACIPAYAM: Son olarak mevcut iktidarın Osmanlıca derslerinin mecburi olması yönündeki hamlesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: Ben hayatımın hiç bir döneminde, hiç bir siyasi parti ile uzaktan yakından münasebet kurmayan birisiyim. Hatta seçimlerde dahi oy kullanmayan bir akademisyen kimliğim vardır. Çünkü benim meselem parti üstü meseledir saygıdeğer kardeşim. Ama şunu söylemem gerekiyor ki, iktidarın bir çok hamlesini destekliyorum. Yanlışını söylüyor, doğrusunu takdir ediyorum. Bu takdirin en büyüğü bu Osmanlıca dersinin mecburi olması yönünde gayretleridir. Emeği geçenleri kutluyor, sözlerimi burada noktalamak istiyorum.

METİN ACIPAYAM: Hocam gerçekten çok teşekkür ederiz.

PROF. DR. ALİ ERGÜVEN: Ben teşekkür ederim.

 

 





















VAHDET GAZETESİ VE HABERVAKTİM.COM YAZARI PROF.DR. NAMIK AÇIKGÖZ İLE SÖYLEŞİ

 


Söyleşi: Metin Acıpayam




METİNACIPAYAM: Akparti seçilmiş cumhurbaşkanını Çankaya’ya çıkardı, akabinde fevkalade isabetli bir genel başkan ve başbakan tercihi ile muhkem bir hükümet teşkil etti. Başbakanın şahsiyetini ve donanımını tanıyanlarca tahmin edildiği üzere ilk konuşmalarında ortaya koyduğu; “fetret devrinin kapandığı”, “yeniden ihya ve inşa sürecinin başladığı”, “Akparti’nin bir medeniyet hareketi” olduğu mealindeki temel düşünce ve iddialarına nasıl bakıyorsunuz?


NAMIK AÇIKGÖZ: İktidarın ve başbakanın “medeniyet hareketi, medeniyet tasavvuru” gibi özgül ağırlığı olan sözler sarf etmesi ve bu sözlerin arka planının Osmanlı, Selçuklu ve buna bağlı olarak Doğu Medeniyeti olması, elbette cumhuriyet döneminde hasret kaldığımız sözlerdi. Erk’i elinde bulunduranların, içselleştirilmemiş de olsa, lafzen bu bakışı yansıtması, ilk adımların atılması açısından yerindedir. Önemli olan bu söylemin lafızda kalmayıp, yani satırda kalmayıp sâdırlara da nüfûz etmesidir. İktidardan beklediğimiz, toplumsallaşmış ve toplumun kılcal damarlarına kadar işlemiş bir medeniyet tasavvuru bilinci oluşturma gayretidir. İş kuru sloganda kalırsa, eleştiririz.


METİN ACIPAYAM: Bunlar çok büyük iddialar, gerçekten bu iddiaları taşıyacak siyasi kadronun olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa mevcut Akparti kadrolarının bu iddialar için “öncü kadro” olduğunu ve esas medeniyet kadrosunun önünün açılmasına, yetişmesine, yetiştirilmesine ve istihdam edilmesine vesile olacağını mı düşünüyorsunuz?


NAMIK AÇIKGÖZ: Türkiye’de sadece iktidar partisinde değil, muhalefette de sivil toplum kuruluşlarından da “medeniyet hareketi”ni nihaî zafere ulaştıracak bir kadro yoktur. Mevcut siyasî kadro ile, medeniyet habitatımıza giden patikayı bulabiliriz.

 
 Ak Parti kadroları, bilinçli bir şekilde “medeniyet hareketi” mensubu olduğunun farkında bile değildir. Çekirdek kadro ve yakın dönem entelektüel geleneğinden (1950’lerden sonra) beslenenler, lafzen bir medeniyet söylemine sahiptir ama proje üretememektedir. En önemli projede insana yapılan yatırımlar projesidir. İktidar; refahı, inşaatçı bir anlayış etrafında örgülemektedir ki, bu yolu Süleyman Demirel kullandı. Âkıbeti ortada. İnsana ve özellikle gençliğe yatırım yapmayan iktidarlar, inşaatçı projeler heyecanını kaybettiği zaman yok olmaya mahkumdurlar. O yüzden medeniyet hareketini hikâyeleriyle yüklenen bir gençlik yaratılmadığı sürece, iktidarlar, büyük sermaye veya Anadolu esnafının çıkar kapısı olmaktan ileri gidemez.


METİN ACIPAYAM: Siyasi kadrolar meselenin tatbikat kısmıyla ilgilidir. İslam medeniyetinin yeniden inşasından bahseden cumhurbaşkanı ve başbakanın, çalışma yoğunluğu hatırlanırsa İslam medeniyet tasavvurunu geliştirmesi düşünülemez, İslam medeniyetinin inşasından önce tasavvurunun (fikriyatının) geliştirmesi gerektiği açıktır. Sizce Türkiye’de İslam medeniyet tasavvurunu geliştirecek, medeniyet müesseseleri numunelerinin fikrini örecek, siyasetçiler ve sair aksiyonerler tarafından inşa ve tatbikatını takip ve teftiş edecek fikir ve ilim adamı kadroları mevcut mudur?

NAMIK AÇIKGÖZ: Maalesef böyle kadrolardan mahrumuz. En iddilalı isimler bile, medeniyet habitatımızı oluşturan unsurların çoğundan haberdar değildir. Var olanlar da mevzii olarak kalmaktadırlar. Meselâ mimari konusunda, yaratıcı zihniyetin oluşma damarları yok edilmiştir. Ankara’da Kocatepe camii ile büyük bir ibadethane kazandık ama büyük bir mimari eser kazanamadık. Aynısını Çamlıca Camii için de söyleyebiliriz. Ekrem Hakkı Ayverdi, Turgut Cansever ve Dr. Aydın Yüksel gibi mimarlar, mevzii kalmışlardır. Musıkîde de, son dönemde sadece Cinuçen Tanrıkorur yetişmiş; başka teorisyen ve bestekârlar yetişmemiştir. Tezhip, hüsn-i hat, ebru, minyatür gibi sanatlar, klasiklerin tekrarından öte yeni şeyler söyleyememekte ve nostaljik kalmaktadırlar.


METİN ACIPAYAM: Fikir ve ilim adamlarının siyasi kadrolardan önde gitmesi gerektiği doğru, çünkü İslam irfan müktesebatının bize öğrettiği, fikrin önce tatbikatın sonra olduğudur. Türkiye’de siyasi kadroların fikir adamlarından önde gittiği teşhisi sizce de doğru mudur?


NAMIK AÇIKGÖZ: Fikrin ve ilmin değerini bilmeyen bütün toplumlarda, siyaset, ilmin ve fikrin önünde gider. Türkiye’de kurucu irade, siyaseti, hem de silaha dayanan siyaseti önceleyip omurgayı buna göre kurduğu için siyaset, tek belirleyici oluyor.


   “Bilgi Güçtür” derler. Bilgi varsa güç vardır. Yani ilim ve fikir adamında, özgün bilgiler ve fikirler varsa, bunların özgül ağırlığı söz konusuysa, buna sahip olanlar, fikir ve bilgi dışındaki hiç bir güç önünde eğilmezler. Bundan mahrum olanlar, siyasetin önünde eğilirler ve siyaset bunların önünde gider. Türkiye’de olan budur. 1923’lerde olan da aynıydı; şimdi olan da aynı. Bilgi üretsin diye kurulan üniversitelerin rektörleri, milletvekillerinin peşinde koşuyorsa, denklemin yanlışlığı devam ediyor demektir.  Fatih’in, müderrisin ayağına gitmesi, sadece nostaljik bir hikâyeden ibarettir bugün.  Veya ömer Seyfettin’in Pembe İncili Kaftan’ındaki Muhsin Çelebi, sadece hikâyelerde güzeldir.


METİN ACIPAYAM: Fikir ve ilim adamlarının tatbikatçıların gerisinde kalması çok ciddi bir problem. Bunun aşılması için, hükümet dışı kuruluşların, özellikle de fikir ve ilim adamlarının teşkilatlanması ve iktidardan bağımsız bir medeniyet tasavvuru ve müesseseleri üzerinde çalışması gerekmez mi?


NAMIK AÇIKGÖZ: Gerekir. Teorik olarak gerekir ve hatta sadece “gerekir” değil; şarttır da. Ama bu sözde fikir ve ilim adamlarıyla mı? Siyasete köle olmuş, çıkar sevdasına düşmüş kuru kalabalıkla mı? İdealist fikir ve ilim adamları, heyecanlarını kaybetmek üzeredirler. Çünkü müteahhitlerin değer kazanıp düşünen insanların farkında bile olunmadığı dönemler, maalesef geride kalmadı. 


Bağımsız münevverlerin iktidarlarla ilşkisi diye bir meselesi olmaz. Onlar gene de fildişi kulelerinde azıklarını dermekteler; toprağa tohum düşürmekteler.Bu tohum, bugün olmazsa yarın filiz verir. Habitata giden patikayı caddeleştirecek olanlar, bu fidanlardır.


METİN ACIPAYAM: Fikir, ilim, sanat adamları medeniyet tasavvuru ve müesseseleri üzerinde çalışmazsa, siyasi kadroların sadece devlet kuruluşları üzerinde çalışmaktan başka yapacağı bir şey kalmaz, onların yoğun çalışma tempoları içinde fikir, ilim, sanat lojistiklerinin sağlanması kaçınılmazdır. Hal böyleyken, siyasi kadroların hızında ve hacminde fikir üretimi yapılamadığını görüyor musunuz? Bu konuda neler yapılmalıdır, neler yapılabilir?

 

NAMIK AÇIKGÖZ: Siyasî kadrolar, 80-90 yıllık bir gecikmenin telaşı ile hızlı hareket etmek mecburiyetindedirler. Fikir adamları da bu hızın farkında olmalılar ve üretimlerinde, buna göre bir hız belirlemesi yapmalıdırlar. 

 

Hasbî münevverler, iktidarlarla çıkar ilişkisine girmeden geleceği kurmak üzere medeniyet hareketinin özünü işlemelidirler ama iktidarlar da buyurgan kurumlar olmaktan çıkıp ortam sağlayan kurumlar olmalıdır.

 

Cumhuriyet döneminde, yanlış batılılaşma projesine ve “partizan cumhuriyet” zihniyetine karşı çıkan münevverler, devamlı bir kaçış psikolojisiyle konuştular. Artık, 12 yıldır bu psikolojiden kurtulmaları ve inşacı, projeci bir dil kullanmaları gerekirdi ama maalesef bunu göremiyoruz. 

 

METİN ACIPAYAM: Bahsini ettiğimiz tüm bu mevzularda çalışma yapmak ve fikir, ilim ve sanat insanlarını bünyesinde toplayacak bir “medeniyet akademisi” kurulması, o bünyede fikir, ilim, sanat çalışmalarının, birbiriyle tezat teşkil etme ihtimali olan “parça fikir” şeklinde değil de, bir medeniyet tasavvuru geliştirecek şekilde sürdürülmesi gerekmez mi?


NAMIK AÇIKGÖZ: Medeniyet Akademisi gibi kurumlar, bağımsız aydınların çok olmasıyla ilgilidir. 90 yıldır politik yoğunluklu bir gündelik hayatın hakim olduğu Türkiye’de, “bağımsız olma” sıkıntısı devam ettiği sürece, bu tür bir akademinin kurulması çok zor görünüyor. Bu olumsuzluklar olmasa, bir Medeniyet Akademisi projesi, bu toplumun yüz akı olur.


METİN ACIPAYAM: Siyasi kadrolarda medeniyet inşası fikri ortaya çıkmış olmasına rağmen, fikir, ilim, sanat insanlarında “Medeniyet Akademisi” fikrinin ortaya çıkmaması, böyle bir müessesenin kurulması için teşebbüsün bulunmaması ne anlama geliyor? Siyasi hamlenin tefekkür hamlesinden bu kadar önde olması veya fikir dünyamızın bu kadar geri olması sıhhatsiz bir durum değil mi?


NAMIK AÇIKGÖZ: Siyasî kadroların “medeniyet hareketi” lafzı, heyecan olarak tatminkâr gibi görünse de arka plan olarak yeterince işlenmemiştir. Tasavvuru, kuru slogan olmaktan öte götürmek ve akademi gibi kurumlara ondan sonra teşebbüs etmek lazımdır. Bu tasavvur kuru heyecana kurban edilemeyecek kadar ciddi bir tasavvurdur. Bu tasavvura hasbî olarak inanmış nesiller yetişmedikçe, akademi ve benzeri kurumlar, siyasetçilerin elinde oyuncak, sözde münevverleri elinde de çıkar kapısı olarak dejenere edilecektir.


  Maalesef, siyasi kadroların da “uygulayıcılık” özelliklerinden dolayı, nimet dağıtıcılıkları ön plana çıkmıştır. Bu yüzden bu böyle devam ettiği müddetçe, tek yönlendirici siyaset olacaktır.


METİN ACIPAYAM: Fikir adamlarının siyasi iktidarı sadece tenkit etmesi, buna mukabil fikriyat çapında tekliflerde bulunamaması, mesela doğrudan bir medeniyet müessesesi numunesi üretememesi, siyaseti ve siyasetçileri tenkit ehliyet ve hakkına sahip olmadıklarını da göstermez mi?


NAMIK AÇIKGÖZ: Yukarıda da dediğim gibi cumhuriyet dönemi yerli aydınlarının bütün fraksiyonları, hep korku psikolojisiyle hareket edip savunma stratejisine, eldekini koruma güdüsüne göre hareket etmişlerdir. Bu kuşakların, heyecandan öte proje üretmeleri biraz zordu. Bunları takip eden kuşaklarda da sadece heyecan vardır; toplumsal proje yoktur. Siyasete bakın. En yaygın, en etkili konuşmalar, mağdurların şiirleriyle süslenen konuşmalardır. Demek ki, iktidar olsan bile hâlâ savunma, korku ve kaçma duygusu etkindir.


   Bu konuda çok önemli bir husus da, habitatından kopmuş münevverlerin (Atık, bunlar ne kadar “münevver” oluyorlarsa.) el yordamıyla yokladıkları köklerinden, sağlam veriler elde edememeleri gerçeğiyle karşı karşıya olmamızdır.  Asr-ı saadet nostaljisine sahip olanların daha yakın geçmiş olan 1600’lerin İstanbul’undan haberdar olmamaları, medeniyet tasavvuru konusunda, heyecanlarımızı kırar. Şayet Süleymaniye’yi büyük bir ibadethane olduğu kadar, büyük bir mimarî eser olarak da anlayamıyorsak, o eseri taş yığınına çevirmiş oluruz ki; böyle bir zihniyetten de medeniyet tasavvuru beklenemez.


  Bir hüsn-i hat eserinin karşısında, “kaybolmuş değerlerimiz” psikolojisinin yarattığı itici güçten, o eserin iç yapısı ve estetiğinin vereceği itici güce geçmediğimiz sürece, medeniyet tasavvurundan söz edemeyiz. Musikî konusuna hiç girmeyeyim. Hayatı boyunca bir klasik beste dinlememiş ve hatta musıkiye hiç de sıcak bakmayan insanların olduğu yerli fraksiyonların olduğu bir camiada, musıki konusu dile bile getirilemez.


METİN ACIPAYAM: Siyasi kadrolar (tatbikatçı kadrolar) neticede ülkede üretilen toplam fikirden mesuldür. Bir konuda, bir sahada hiçbir fikir üretilmemiş olması halinde, siyasetçilerin fikir üretme imkanı ve zamanı olmadığı dikkate alındığında, onların tenkit edilmesi fikri mesuliyete uygun mudur? Yani sadece “yanlış yapıyorsunuz” demek, tenkit için kafi midir?


NAMIK AÇIKGÖZ: İlim ve fikir admlarının dinlenmediği, daha çok müteahhitlerin ve bürokratların dinlendiği bir Türkiye, maalesef mazide kalmadı. Bugün gene bunlar hâkim. Proje üretsen de dinleyen yok. Siyasette mütahhitler ve bürokratların egemenliği kırılamadı.

Siyasetçiler, üretilmiş fikirleri hayata geçirirler. Bu doğru. Ama aynı siyasetçinin fikir oluşmasına imkan da sağlaması lazım. Muktedirler bunun farkında değiller.


   Mesela üniversiteler. En dinamik nüfus kitlesinin yoğun olduğu yerler. İktidarın “Her ile bir üniversite açtık” sözünden öte bir üniversite politikasının hayata geçirildiğini görmedik. Her ile “Şehir Hastanesi” güzel bir proje ama niye her ile bir “Kültür Sarayı” projesi yok? Niye her ilde, prestijli ve mimari niteliği olan  kültür sarayları yapılmaz? İktidar niye bunun ihtiyacını hissetmez? Niye bu kültür saraylarında, yeni genç kuşakların hayatlarına anlam katacak zenginliklerin işlenmesi proje haline getirilmez?


Bütün bunları müteahhitler düşünmez; fikir adamları düşünür ama iktidarlar da fikrin değil, paranın sesini daha çok severler.


Proje üretememekten daha tehlikeli bir durum vardır ki “yanlış yapıyorsunuz” bile diyecek fikir adamlarının bulunmamasıdır. Millî geliri yerlerde sürünen ve gelecen endişesi, hayatta kalma korkusu yaşayan insanlardan “yanlış yapıyorsunuz”  eleştirisini bile beklemek lüks olabilir.


METİN ACIPAYAM: Teşekkür ederim.


NAMIK AÇIKGÖZ: Rica ederim efendim...

 




Osmanlıca zorunlu ders oluyor

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından düzenlenen "19. Milli Eğitim Şurası" 3. gün çalışmalarını tamamladı.

Öğretim programları ve haftalık ders çizelgelerinin görüşüldüğü komisyonda, Osmanlı Türkçesi'nin zorunlu ders olarak bütün liselerin öğretim programlarında yer alması benimsendi.

Antalya'da düzenlenen şurada, "Öğretim Programları ve Haftalık Ders Çizelgeleri", "Öğretmen Niteliğinin Arttırılması", "Eğitim Yöneticilerinin Niteliğinin Arttırılması" ve "Okul Güvenliği" konularının ele alındığı komisyonlar, 3. gün çalışmalarını sonlandırdı.

Öğretim programları ve haftalık ders çizelgelerinin görüşüldüğü komisyonun, öğleden sonraki oturumunda, lise kademesine ilişkin öneriler ele alındı.

Öğrencinin bir haftada aldığı toplam ders sayısının çeşit olarak azaltılması amacıyla derslerin bir kısmının dönemlik olarak uygulanması; dil ve anlatım dersi ile Türk edebiyatı dersleri birleştirilerek, "Türk dili ve edebiyatı" dersi olarak verilmesi; gerekli yasal düzenlemeler yapılmak suretiyle sağlık bilgisi dersi ile trafik ve ilk yardım derslerinin içeriklerin sadeleştirilerek ilgili derslere dağıtılması; bütün ortaöğretim kurumlarında haftalık ders saatinin azaltılması önerileri benimsendi.

OSMANLI TÜRKÇESİ ZORUNLU DERS OLSUN ÖNERİSİ 

Osmanlı Türkçesi'nin liselerde zorunlu ders olarak bütün liselerin öğretim programlarında yer alması önerisi oy çokluğuyla kabul edildi.

Önerinin görüşülmesi sırasında bazı katılımcılar, Türk halkının kendi dedesinin mezar taşını okuyamayan tek millet olduğunu ve toplumda Osmanlı Türkçesi'ne bir talep bulunduğunu ifade etti. Aleyhte söz alan katılımcılar ise tarihi metinlerin okunmasında sorunlar yaşandığını, ancak tarihe merakı olan öğrencilerin bu dersi seçmeli olarak alması gerektiğini söyledi.

Komisyonda, genel ortaöğretim kurumları (Anadolu lisesi, fen lisesi, sosyal bilimler lisesi) tek bir okul çatısı altında birleştirilip farklı program türlerinin uygulanabilmesi konusunda tartışmalar yaşandı. Bazı katılımcıların, genel liselerin Anadolu Liselerine dönüştürüldüğü hatırlatarak, bu dönüşümden verim alınamadığını ifade etmesi üzerine öneri oy çokluğuyla reddedildi. Katılımcılar önerinin kabul edilmemesini alkışladı.

Liselerde hazırlık sınıfı uygulamasına son verilmesi önerisi de oy çokluğuyla reddedildi. Din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde "Alevilik" konusunun ele alınması önerisi de daha önce bu konunun görüşüldüğünün belirtilmesi üzerine, gündeme alınmadı.

KAYNAK: NABIZ HABER



OSMAN YÜKSEL'İ RAHMETLE ANIYORUZ!..


Osman Yüksel Sedengeçti 1917’de Akseki’de doğdu-10 Kasım 1983’te İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Asıl adı Osman Zeki Yüksel’ dır. Kendi Çıkardığı Serdengeçti mecmuasında Osman Yüksel Sedengeçti imzasıyla yazılar yazdığından bu müstear ismiyle tanındı. Hakkında yazılan bir biyografi de şöyle tanıtılıyor:

Aralarında Ahmet Hamdı Akseki, eski müftülerden Hacı Salih Efendi’nin de bulunduğu alimler yetiştirmiş bir aileye mensuptur. İlkokulu Akseki’de, ortaokulu yatılı öğrenci olarak Antalya’da okudu. Ankara’da Atatürk Lisesi’ni bitirdikten sonra girdiği Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 2. Sınıf öğrencisi iken Mayıs 1944’te meydana gelen olaylara karıştığı için öğrenimi yarıda kaldı. Nihal Atsız ve Alpaslan Türkeş’le birlikte bir süre tutuklu kaldı. Serbest bırakılınca fakülteye başvurarak öğrenimine devam etmek istediyse de kendisine izin verilmedi. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’ e hitaben “Yüksek makamın alçak vekiline” sözleriyle başlayan bir dilekçe yazdı. Dilekçe’yi bakana verme cesaretini kimse bulamadı, Osman Yüksel yeniden hapishaneye gönderildi.

Hapisten çıkınca ünlü Serdengeçti dergisini çıkarmaya başladı. Pek çok sayısı toplatılan bu dergide çıkan yazıları sebebiyle hakkında çok sayıda dava açıldı ve sık sık tutuklanıp serbest bırakıldı.
Başlığının altında “Allah, Vatan, Millet Yolunda” ibaresi de i yer alan dergideki yazılarında sık sık kullandığı “Açın kapıları Osman geliyor” sözü yeni tutuklanmalara hazır olduğunu bildiriyordu.
Kendisine Serdengeçti unvanını kazandıran bu dergi, sık sık kapanması ve çıkan yazılarından dolayı çok sayıda mahkumiyet kararı çıkması sebebiyle yaklaşık 20 yılda (1947-Şubat 1962) 33 sayı çıkabilmişti.

Tek parti yönetiminin İslâmiyet ve müslümanlar üzerindeki ağır baskılarını protesto eden aydınların önde gelenlerin arasında yer alan Osman Yüksel sn. Mehmet Ateşoğlu şu doğru tespiti yapıyor: “Kalemini Hak yolunda bir kılınç gibi kullandı, bu nedenle de Anadolu’da efsanevi bir kahraman gibi tanındı.”
1952 yılında Bağrı Yanık isimli bir mizah gazetesi çıkardı. Başlığı altında “Hak yolunda bağrı yanık yolcular” ibaresi de yer alan bu yayınında da inancının mücadelesini zengin esprilerle yüklü tenkidlerle sürdürdü.
Bir ara politikaya atıldı, Adalet Partisi listesinden Antalya milletvekili seçilerek, parlamentoda görev yaptı (1965-1969). Batılılaşmayı protesto için meclise kıravatsız olarak girdi ve “iç tüzükte milletvekillerinin kravat takma mecburiyeti var” diyenlere, pantolonunun kemer bölümüne taktığı kravatı göstererek, “Evet var, ben de taktım işte. İç tüzükte bu meret ille de boyuna yular gibi takılacak demiyor ki”. Cebaıyla halkın hislerine bir kere daha tercüman oldu. Ama bu Hak ve halk düşmanı gazeteleri ayağa kaldırdı. Hürriyet ve Cumhuriyet gazetelerinin yürüttüğü linç kampanyası sonucu; bu eylemi ve kendi Partisinin politikası ve parti ileri gelenlerine yönelttiği eleştiriler yüzünden AP’den ihraç edildi.
Sonraki yıllarda mücadelesine yine yayınladığı yazı ve kitaplarla devem etti. Son olarak Yeni İstanbul gazetesinde “Selam” başlığı altında günlük fıkralar yazdı.

Eserleri: Mabetsiz Şehir, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bu Millet Neden Ağlar, Gülünç Hakikatlar, Ayasofya Davası, Türklüğün Perişan Hali, Mevlana ve Mehmet Akif, Kara Kitap, Radyo Konuşmaları, Müslüman Çocuğun Şiir Kitabı.

***
Gazi Karabulut Onunla ilgili şu bilgileri veriyor:

Osman Yüksel Serdengeçti milletvekili seçilince Hüseyin Üzmez’e “Ben oraları bilmem , gel beraber gidelim.” Demiş. Meclisin girişindeki dönerli kapıdan önce Hüseyin Üzmez geçmiş, bir müddet ilerlemiş, lakin arkasından ayak sesi gelmediğini hissedince dönüp bakmış ki; döner kapı ile birlikte Osman Yüksel de dönüp duruyor.

Tutup kolundan çekerek kapıdan kurtarmış. Abi hayrola ne dönüp duruyorsun?” dediğinde aldığı cevap meclisin duvarına yazılacak kadar veciz:

-Sorma Hüseyinciğim, döneklik meclisin kapısında başladı. Allah içerde bize yardım etsin.

Bir Serdengeçti klasiği daha:

Osman Yüksel milletvekili olduğu dönemlerde bir mesele ile alakalı meclis kürsüsünde konuşurken CHP milletvekilleri sıra kapaklarına vurarak protesto eder ve konuşmasını engellemeye çalışırlar. Bunun üzerine Osman Yüksel SERDENGEÇTİ” Bu meclisin yarısı hıyar.”deyip kürsüden iner. Bunun üzerine CHP’li vekiller meclisin şahs-ı manevisine hakaret söz konusudur. Lütfen sözünü geri al, diye itirazda bulunurlar. Bunun üzerine Serdengeçti yeniden kürsüye gelip şöyle der:

-Tamam sözümü geri alıyorum. Bu meclisin yarısı hıyar değil.

Ya şuna ne dersiniz?

AP milletvekili olduğu dönemde Süleyman Demirel sık sık “Osman Yüksel varken Muhalefete ne gerek var.” Dermiş hatta hiç kravat takmadığı için sitem eder, oturumlara katılmasını istirham edermiş. Serdengeçti de kravatsız milletin vekili olduğunu beyan edermiş, bir defa kravat takmış onda da boynunu değil uçkurunu kullanmış. Boş işler dediği bir oturumda gübre meselesi konuşuluyormuş. Demirel meselenin çözümünü milletvekillerine sormuş. Herkes bir şeyler söylemiş. En son Serdengeçti söz isteyince herkes hayret ve ilgiyle ona doğru dönmüş, işte Serdengeçti’nin çözümü:

Sayın genel başkan bu işin çözümü çok kolay. Şu ön sıralarda oturan yiyip de çıkarmayan vekilleri tarlalarda şöyle bir dolandırıp def-i hacet yaptırın gübre meselesi hallolur.

Osman Yüksel Serdengeçti’ye “Senin hastalığının adı ne?”diye sormuşlar. O da; “Vallahi araba markası gibi bir şey . insanın benim de bir parkinsonum olsa diyesi geliyor.”demiş.

Hastalandığı zaman kendini ziyarete gelen Alparslan Türkeş’e “Bak Türkeş, senin en sadık müridin benim, sen “Ey Türk titre ve kendine dön.” Dedin. Ben de titremeye başladım.”demiş.

Hey koca Serdengeçti hey! Parkinson hastalığına yakalandığı zaman, ”Kalk be ne yatıyorsun?” diyenlere “Bir zamanlar dünyayı karıştırıyordum, şimdi çayımı bile karıştıramıyorum.” Diyor ve en büyük esprisini 10 Kasım’da hayata gözlerini yumarak yapıyor.

4 yıl mebus 10 yıl hapis yatan, “Allah’sıza, vatansıza, bayraksıza karşı SERDENGEÇTİ” dergisini çıkaran; her çıkardığı sayıdan sonra “Nasıl olsa tutuklayacaklar.” Deyip emniyete giden ve her gittiğinde de hakikaten tutuklanan; hapse giderken de “AÇIN KAPILARI OSMAN YÜKSEL GELİYOR.” Diyen Serdengeçtilere, dalkavukluğun, iki yüzlülüğün, menfaatperestliğin ayyukaya çıktığı günümüzde ne de çok ihtiyacımız var.

***
O, Müslüman Türk milliyetçilerine fikirleri, mücadelesi ve şahsiyetiyle bayrak olmuş, öncülerdendir. Bir ara MHP Genel Yönetim Kurulu üyeliği de yaptı. Ancak daima Hak ve halkın yanındaki tavizsiz duruşu ve doğruları her ortamda söyleme cesareti sebebiyle orada da kalamadı.
Nihal Atsız ve yandaşlarının, “Türk Milliyetçi Hareketi”nin faşist-Şamanist bir temele oturtulması planını engelleyerek müslüman karakterini muhafaza etmesini sağlayan üç büyük isimden biridir ( Diğer ikisi:Merhum üstad Necip Fazıl Kısakürek ve merhum Seyyid Ahmed Arvasî’dir. Ülkücü Hareket ve MHP bu üç isme çok şey borçludur.)

***

Üstad’ın vefatından sonra yazdığı “DAVA ARKADAŞIM “ başlıklı yazısında şöyle demişti:

”Bu yazıyı kaleme alan arkadaş bana sordu. “Ne ile nasıl başlıyalım” ona dedim ki: Başlangıcımız da Necip Fazıl sonumuz da Necip Fazıl. Çünkü Necip Fazıl’la kimse mukayese edilemez ve Necip Fazıl kimseye benzemeyen bir adam idi. Şerik kabul etmezdi. Kendisiyle uzun bir arkadaşlığımız var. Bu arkadaşlık alelade düz bir arkadaşlık değildir. İnişli çıkışlı bir arkadaşlıktı. Çünkü NecipFazıl farklı adamdı. Ne onun yükseldiği yere yükselebilirdiniz ne düştüğü yere düşebilirsiniz. Sonuna kadar zirve, sonuna kadar derinlik… Necip Fazıl ol kişidir ki hakkında kolay kolay karar verilmez. İnsanı hükümsüz bırakır. Necip Fazıl noktasız, virgülsüz bir adamdı. Ne dur bilirdi ne durak. Ondaki hayata hükmetmek hırsı sonsuzdu. Ölürken dahi yaşıyorum diye sesini yükseltecek bir adamdır. Mağlubiyeti asla kabul etmezdi. Bir gün treni kaçırmış, öfkeli öfkeli gar’dan dönüyormuş. Ne o üstad treni mi kaçırdın? demişler. Hayır demiş kovdum gitti. Necip Fazıl böyle bir adamdı. (..) Allah rahmet eyleye…
Bir şiirinde ise şöyle haykırıyordu:

BİR KAHRAMAN BEKLİYORUZ

Kal’a gibi dik başın bulutlara yarışsın,
Dalga dalga saçların rüzgârlara karışsın!

Adını nakşedelim, eski-kadim surlara
Sesini haykıralım asırlardan asırlara…

Savletinden titresin yeniden doğu, batı,
Ve kurulsun Allah’ın ebedî saltanatı…

Ufukları kaplasın bayraklarımız al, al,
Göklerle zaferimizi çizsin vahşi bir kartal!. .

Kahramanlar büyüsün masalda dev misali,
Eğilsin öpsün gökler canım nazlı hilâli…

Ordularım yeniden Tuna’ya akın etsin!
Bir Yıldırım çıksın da uzağı yakın etsin

Selâm dursun karşısında bütün şerefler, şanlar!
Namını tebcil etsin, yıldızlar kehkeşanlar…

İçimde hiç sönmeyen bir fetih sevdâsı var.
Yavuz gibi diyorum: Bu dünya insana dar!

Bir sadâ duymak için sahralara düşeyim.
Helâl olsun bu yolda, varım yoğum herşeyim!

Volkan gibi lav atmış, ne susmuş ne sönmüşüm.
Ben bu imân uğruna çılgınlara dönmüşüm.

Bir deha bekliyoruz, gençliğe mihrap olsun,
Ruhları tutuşturan bir ateş mihrak olsun.

Sinesinde birleşsin sağa sola sapanlar,
Kahrolsun Hak dururken zorbalara tapanlar!

Çık nerdesin zuhur et! Biz seni bekliyoruz.
Yıllardır yollarında yorgun emekliyoruz…

Musa ol! Hakk’a yüksel! Tecelli et de Tûra.
Zulmet yıkılsın gitsin! Cihan garkolsun nûra!

İstiyorum yeniden bir hilkat istiyorum,
Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.

Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!..

***

O’nunla ilgili minik bir hatıra: İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun Üstad Necip Fazıl Kısakürek’le buluşmasından sonra, zaman zaman Büyük Doğu Yayınevine uğrar ve hizmetkârlık etmeye çalışırdık. O günlerden birinde Yayınevi’nin kapısı çalındı. Beyaz saçlı, yaşlı bir zat selâm verdi ve Üstad’ın yayınevinde olup olmadığını sordu. Üstad Yayınevindeydi. “Kim görüşmek istiyor diyelim, efendim” dedik… “Osman Yüksel Serdengeçti” dedi.. Haber verdik… Üstad Ayağa kalktı ve “Vaaaay Osman!” diyerek kucakladı. Kendisine karşı çok mültefit ve sevgi doluydu… Bir süre sohbet ettiler… Merhum Osman Yüksel Serdengeçti çok hastaydı, zor yürüyordu. Parkinson illetine tutulmuş, sürekli titriyordu. Bu haline rağmen Üstad’ın hasta olduğu haberini duyunca ziyaretine gelmişti. Hasta olmadığını görünce çok sevindi. Kendi hastalığıyla ilgili ise şu hoş espriyi yaptı: “ Yahu, Başbuğ ‘Bize Titre ve kendine dön’ dedi ya, ben o vakitten beri titriyorum ama bir türlü kendime dönemedim!…”

Bu onu ilk ve son görüşüm oldu. Allah rahmet etsin…

Vefatının yıldönümünde kendisini minnet ve şükran hisleriyle yadediyoruz.



'Kur'ân İslâm'ı' tehlikesi

Neo-selefî mantık, İslâm dünyasında hızla yaygınlaşıyor.

Neo-selefî mantık, tastamam düz mantıktır. Sadece kör zâhire göre hükmeder. Mânâ'nın aslında, derûnî dünyada gizli olduğunu göremez. O yüzden hakîkî Selefîlik'le ilgisi filan yoktur.

Bu selefîlik, tam anlamıyla, selefisizliktir ve hâricî mantığıdır. İslâm tarihinin hiç bir döneminde, hâricî mantığı bu kadar hâkim olmamıştı, olamazdı da.

Neo-selefîlik, İslâm'ı protestanlaştırma projesinin bir uzantısıdır. En fazla öne çıkarılan söylemi ise, 'Kur'ân İslâm'ı' söylemidir. Bu söylemin ne kadar tehlikeli olduğunu görebilmek için Batı'da Protestanlığın hikâyesine bakmak gerekiyor.

Protestanlığın kurucusu Martin Luther'in 95 tezini astığı Wittenberg Kilisesi'ne gitmiştim bir kaç yıl önce.

Wittenberg Kilisesi'nin girişinde bir pano vardı ve panoda aynen şu cümle yer alıyordu: 'Artık ben de İncil'i anlayabileceğim.'

İyi de kimsin sen? Çapın ne? Daha önemlisi de, 'yetkin/liğin ne?'

 

'KUR'ÂN İSLÂM'I': DİNE UYMAK YERİNE DİNİ KENDİNE UYDURMA PROJESİ

Oysa Luther'in kilisesinin girişinde yer alan panodaki bu söz, dinin protestanlaştırılmasının mottosudur.

Ya da şöyle söyleyelim: 'İncil Hıristiyanlığı'nın temelidir: Hıristiyanlığı temelinden yıkan, önüne gelenin, kafasına, arzularına, hatta keyfine göre İncil yazmasına yol açan yıkımın temel gerekçesi.

İnsanın, dine uymak yerine, dini kendisine uydurmasının kapılarını sonuna kadar açan protestanlaşmanın âmentüsü.

O yüzden, bugün önüne gelen kafasına göre İncil yazıyor: 'Benim İncil'im bu!' diyor.

O yüzden eşcinseller kafalarına göre İncil yazıyor. Feministler kafalarına göre İncil yazıyor. Ateist papazlar kafalarına göre İncil yazıyor!

 

KUR'ÂN'I PAÇAVRAYA ÇEVİRECEK BİR SÖYLEM!

Son zamanlarda, sıklıkla, 'Kur'ân İslâmı'ndan sözeden insanlara rastlıyorum.

Önce şunu söyleyeyim açık açık: 'Kur'ân İslâmı'ndan sözeden biri, eğer kötü niyetli ya da görevli değilse, ne söylediğini bilmeyen, beyinsizin ve densizin tekidir.

'Kur'ân İslâmı' söylemi, ancak çapsız insanların eseri, ayartıcı ve insanı ana kaynağını Kur'ân'ın oluşturduğu İslâm'dan saptırıcı bir söylemdir.

Kur'ân İslâmı'nın ne kadar tehlikeli bir söylem olduğunu söylerken, İslâm'ı protestanlaştırıcı, sonuçta İslâm'ı paçavraya çevirecek bir söylem olduğunu söylemiş oluyorum.

Anlama kıtlığı çekeceklerin zannedecekleri gibi, Kur'ân'ı devre dışı bıraktıracak bir şey söylemiş olmuyorum. Aksine, 'Kur'ân İslâmı' söylemini dillendirenlerin, Kur'ân'ı devre dışı bırakacaklarına dikkat çekmiş oluyorum.

 

ÇAĞ KÖRLEŞMESİNİN KÖRLEŞTİRİCİLİĞİ

Çağ körleşmesi yaşıyoruz: Algılama biçimlerimiz İslâmî idrak ve zihin setleri üzerinden işlemiyor.

Müslümanca bir zihin ve idrakten yoksun olduğumuz bir zaman diliminde, Kur'ân'ı sadece mevcut seküler zihin ve algılama biçimleri üzerinden algılamaktan kurtulamayız. Bu da seküler algılama biçimlerini Kur'ân'a giydirmemize yol açar ve tam anlamıyla cinayetle sonuçlanır.

Ümmîleşilmeden, zihnimizi, algılama biçimlerimizi ve dilimizi İslâmîleştirmeden Kur'ân İslâm'ından sözetmek, İslâm'ın çağın ağları ve bağları, bağlamları ve kavramları ile anlamaya kalkışmaktır.

Ki, bu tam anlamıyla çağın algılama biçimlerini Kur'ân'a giydirmek ve İslâm'ı tanınamaz hâle getirmekle sonuçlanacak bir cinayettir.

Kur'ân kaynak'tır, Sünnet-i Seniyye, ırmaktır. Aslolan hakikat yolculuğuna çıkmak, hakikate varmaktır. Irmak, gürül gürül akacak ki, Kaynak, hayat fışkıracak...

 

PEYGAMBER'İ DEVRE DIŞI BIRAKAN DİN, KISA DEVRE YAPAR!

İyi de, hakikat yolculuğuna nasıl çıkacağız?

Bu sorunun cevabı şu tespitte gizli: Kur'ân asıldır, Sünne-i Seniyye usûldur. Aslolan, hakikate vusuldür / varmaktır.

Yani: Usûl olmadan, vusûl olmazUsul yoksa, fusûl (kopma / sapma) kaçınılmazdır.

Hakikate vusûl'ü sağlayacak usûl'ü bize veren, hakikatin misali ve timsali, vasatı ve vasıtası olan Efendimiz'dir.

Eğer 'ben de Kur'ân'ı anlayabilirim', diyerek, peygamberi devre dışı bırakırsanız, İslâm kısa devre yapar. Önüne gelen, 'İslâm budur' diye saçmalamaya başlar. Böyle yapmakla, kendisini peygamberin yerine koyduğunu da, din icat ettiğini de göremez.

Batılıların, Kur'ân'a değil de, Hz. Peygamber'e saldırmalarının, hadisleri tartışmaya açmalarının temel nedeni, Peygamber'i devre dışı bırakmak ve insanların kafalarına göre din icat etmelerinin ve dini paçavraya çevirmelerinin kapılarını sonuna kadar açmaktır.

Müslümanların yaşadıkları ikinci büyük medeniyet buhranı, İslâmî zihin ve idrak biçimleri ve yerlerini yitirmeleriyle sonuçlandı.

Müslüman zihninin ve idrakinin yok olduğu, Müslümanların, İslâm'ın çağrı'sının kurmadığı bir çağ'ın ağları ve bağları, bağlamları ve kavramları ile konuştukları, bunun farkında bile olmadıkları bir dilsizlik ve yersizlik ortamında, Kur'ân İslâmı'ndan sözetmek, geri dönüşü zor büyük bir felâketle sonuçlanır sadece.

(09.11.2014-Yeni Şafak)

Not: Bu yazı, AjansHaber Dergisi'nin Ekim sayısında yayımlanan yazının gözden geçirilmiş versiyonudur. Bu konuyu bir kaç yazıda irdeleyeceğim. Başlangıç oluşturması nedeniyle bu yazıyla başlıyorum.

(İktibas; YUSUF KAPLAN Yeni Şafak)




TAHA AKYOL’A CEVAP

Taha Akyol 5 Kasım 2014 tarihinde Hürriyet Gazetesindeki yazısında çapı nisbetinde ve kendince Necip Fazıl değerlendirmesi yapmıştır. “Necip Fazıl ve Türkeş” başlığıyla yayınlanan bu yazı, oldukça kısa olmasına rağmen içinde onlarca yanlışı barındırıyor.

Malüm yazının bir bölümünde Taha Akyol, Necip Fazıl’ı çok iyi okuduğunu (!) söylüyor, ve Türkeş’le Necip Fazıl’ın bir görüşmesinde üstadı çok iyi okuduğu (!) için, güya Türkeş görüşmeye kendininde katılmasını istiyor.

Bu nasıl çok iyi okumaksa anlayamıyoruz doğrusu.

Yazının başlangıcında şu ifadeler yer alıyor;

Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in genç nesillerce pek bilinmeyen tarafı, Milli Görüş kadrolarına yönelttiği eleştiriler ve Alparslan Türkeş'le ilişkisidir.

Üstadı çok iyi okuyan (!) Taha Akyol’a sormak istiyoruz. Necip Fazıl gibi tasavvuf ocağında eriyen deha vasıflı bir insan, Türkeş gibi, yahut Erbakan misali politik şahıslarla ilişkisi ne boyutta olabilir. Konjektürer zaruret ölçülerinden habersiz olan Taha Akyol benzeri şahıslar, Necip Fazıl’ın bu tip insanlarla görüşmesinden ne anlıyorlar acaba?

Necip Fazıl, 20. Yy dünyasında eşi benzeri görülmemiş fikir adamıdır. Yahya Kemal’in

 

Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine;

Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine.”

 

Şiirinin ikinci mısraında olduğu gibi “Ne kendinin kimseye benzediği, ne de kimsenin kendine benzediği” eskilerin tabiriyle nev-i şahsına münhasır; yani orijinal kişilikli bir insandır Necip Fazıl. Tarih boyunca sistem koyucu fikir adamları, gerek siyasi gereksi içtimai saha da söz sahibi olan insanlarla görüşürler, iptidai şartlar dahilinde onlara övgüyle ya da sövgüyle karşılık verirler. Necip Fazıl şüphesiz İslam’a muhatap anlayış davasının teorik ve pratik zemininin Anadolu’da mayalanmasının mücadelesini veren bir İslam ihtilalcisidir. Yani Taha Akyol’un söylediği gibi, Necip Fazıl’ın Milli Görüş’e yahut diğer partilere yaptığı eleştiriler örselenmek istenmiyor. Örselenmek istenen özelliği, O’nun bir İslam İhtilalci oluşudur. Necip Fazıl’ın konuşulmak istenmeyen tarafı bu tarafıdır malüm partilerde ve iktidarlarda. Çünkü Türkiye’de sağ-sol bütün partiler, sistemin kendilerine biçtiği rol etrafında politikalarını ikame ederler.

 

Taha Akyol’unda kabul ettiği gibi Necip Fazıl, kendi fikrinin adamıdır. O fikirde İslam’ı iktidara getirmenin ta kendisidir. Evvela Anadolu topraklarında, sonra da bütün cihan çapında bir fikrin temsilcisidir Necip Fazıl.

 

Taha Akyol’un hakkını da yememek lazım.

 

Necip Fazıl’a “büyük şair” ünvanını vermiş. Şair mi? Ne şairi? “Ver cüceye O’nun olsun şairlik, şimdi gözüm büyük sanatkarlıkta” diyen bir insan “şair” gibi dar kalıplarla ifade edilebilir mi? Taha Akyol’a şair bahsinde söyleyeceğimiz şudur ki; “gözlüklü gözleri şair görmek istiyorsa eğer, google’a girsin, ve orada şair diye arama yapsın. Önüne binlerce şair çıkacaktır.”

 

Taha Akyol yazısında en büyük hatayı şu sözleri yazmaktan yapmıştır.

 

Büyük şair Necip Fazıl'ın "İdeolocya Örgüsü" adlı kitabındaki hiyerarşik, elitist ve otoriter devlet modelini benimsemek mümkün değildir.

Hani Necip Fazıl’ı çok iyi okumuştun.

Bakın çok iyi okuduğu Necip Fazıl, “İdeolocya Örgüsü” isimli kitabı için neler yazıyor;

“Bu eser, benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim... Ben, arının peteğinin hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de piyeslerim de, hikayelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım “müştemilât’dan başka bir şey değil.”

İdeolocya Örgüsü hakkında çok iyi okuduğunu söylediğin müellifin şu sözlerinin hiç mi değeri yoktur acaba Taha Akyol. Sizin planınız gayet net ve sinsicedir. Üstad Necip Fazıl’ı şairdi, şuydu buydu diye dar kalıplar halinde sunup, O’nun sistem teklifini ademe (yokluğa) mahkum etmenin gayreti içindesiniz. Sizlere son olarak şunu söyleyelim ki; Mümkün görmediğiniz o devlet modeli, Anadolu var oldukça, bu topraklarda yeşermeye ve kurulmaya mahkumdur. Sizler, Batı’nın 200 yıllık gayr-i insani politikaları karşısında zihinleri kanserleştirilmiş insanlar olduğunuz için milli ve dini bir teklife tahammül edemiyorsunuz. Ne diyelim, Allah sizi ve sizler gibi sahte aydınları ıslah eylesin...

 



 

 

 

METİN ACIPAYAM

METİN ACIPAYAM'IN KALEMİNDEN
METİN ACIPAYAM'IN KALEMİNDEN